Ya Benimsin Ya Toprağın!

Ya Benimsin Ya Toprağın!

adetâ sosyal patlama alâmetleri gösteren kötü gidişin çaresini bulabilecek mi Türk toplumu? Genç yaşta görücü usûlüyle evlendirmeyi çağdışı bulabiliriz. Lâkin, “herşeyi tamam olsun da, ondan sonra yuva kursunlar” denilerek 30 yaşına kadar insanları bekletip “hadi artık mutlu olun” diyerek evlendirmenin hangi toplumlarda normal olduğunu birilerinin açıklaması gerekiyor. O yaşa kadar çoktan yerleşmiş karakterler birbiriyle imtizac edemediği için “boşanmalar hızla artıyor” diyor istatistikler.

Son birkaç yıldır, ajanslar öldürülen kadın-kız haberlerine daha fazla yer veriyorlar. Seyirci ve okuyucunun bu tür haberlere ilgi göstermesinde, toplumun kendisinden bir parça bulmasının rolü büyük. Bundan 30 sene önce çekilmiş bir Ferdi Tayfur-Necla Nazır filminin ismi olan “Ya benimsin Ya Toprağın!”, aslında aşka ve izdivaca bakışımıza dair fazlasıyla ipucu veriyor.  Türkiye zenginleşip şehirleştikçe, köyde ve kasabada kalması gereken çoğu hasletimiz şehre taşınmış durumda. 20 sene öncesine kadar köy romanı bazı ideolojik kesimler için pek revaçtaydı. Tarım ürünlerinin milli gelirdeki oranı hızla düşüp büyük şehirlerdeki iş imkanları arttıkça, şehre göç hızlandı. Hepimizin müşahede ettiği üzere köylerde artık sadece emekliler ve başka yere gitme imkânı kalmayan fukara yaşıyor.

Hakkını yememek lazım, hükümetin ulaşıma yaptığı olağanüstü yatırım sayesinde her köyün şehre ulaşımı çok kolay. Bu sebeple şehirde oturarak da tarlaları ekip biçmek mümkün hale geldi. Şehirlerdeki eğitim ve sağlık hizmetleri de cabası. Ne var ki, toplumsal münasebetler ve aşk, hala köy-kasaba felsefesinin üzerine kurulmuş vaziyette. İzdivaç gittikçe daha zor ve daha pahalı. Eskiden toprak veya dükkan babanın malı olduğundan aileler oğullarını yanlarına evlendirirler; gelinler de kayınvalidenin bazen zulüm derecesine varan her türlü kaprisine uzun süre katlanırlardı. Oğlunu gelinle bir türlü paylaşamayan kaynanalar, çocukları olan gelinlerin yerini sağlamlaştırdıkça muhalefet ve dirençlerini artırmalarını, oğullarına ve kocalarına bire bin katarak sürekli şikâyet ederlerdi.

Köylerde kız bulmak büyük bir dertti. Eğer göze kestirilen, azıcık alımlı, eline çabuk, ev, ahır ve tarla işlerini çekip çevirecek bir namzet yoksa, komşu köylerden bir kız bulmak icap ederdi.

Anneler münasip birini bulmakta mahir değilse, çeşme başında su dolduran, ya da dere kenarında çamaşır yıkayan kızlardan biriyle hüsn-i alâka kurulursa ne âlâ! Köylerde âşıkların görüşmesi nispeten daha kolaydı. Çeşme başında, tarlada veya harmanda görüşmek ve hatta konuşmak mümkündü. Filhakika bu alâka mutlaka izdivaçla noktalanmalıydı. Aksi düşünülemezdi bile.

Şehirlerde ise evler birbirine pek yakın, hatta cumbaları birbirinin üzerine abanmış gibi duran mahalle içlerinde herşey iç içeydi. Bütün mahalle adeta birbirinin namusunu kollamakla kendini görevli sayardı. Kafeslerin baklava dilimleri ardında binlerce casus gözü mahalleyi beklerdi. Bu şartlar altında, bir aşka düşüp iskemle ile kafesin üst kısmına çıkıp bakmak, kapı önünden geçeni seyretmek mümkündü. Fakat bunu yapabilmek için çok büyük bir cesaret lazımdı. Ancak aşk ateşiyle adeta delirmiş olan bir genç kız buna cüret edebilirdi.

Esasen severek ve sevişerek evlenene de pek hoş gözle bakılmazdı. Bu, kadınlar için “aşüftelik”, erkekler için “çapkınlık” damgasıydı. Bu tür izdivaçlardan hayır gelmezdi. Gençlerin aşkı biraz ilerledi mi bir dedikodu alır yürür, yedi mahalleyi alırdı.

Şehirlerde dışarısı neredeyse tamamen bir erkek dünyasıydı. Kadına ulaşmak çok zor ve zahmetliydi. Daha bundan bir asır öncesine kadar genç kızlar evlerde analarının yanlarından ayrılmazlar, hatta kendi evlerinde dahi tek başlarına başka odalara girip uzun süre duramazlardı. Refik Halid’in ifadeleriyle, “uçacak bir kuş, kaçacak bir kedi gibi daima göz hapsindeydiler. Kız hiçbir zaman bir yerde yalnız bırakılamazdı. Bir topluluk içerisinde genç kızın düşünceli duruşu, zaman zaman dalışları, kendinden geçişleri, âşıklık alameti sayılır ve derhal şüphe çekerdi”. Tabii buna rağmen âşık olmayı engellemek ne mümkün?

Bu kısa hatırlatmadan sonra, bu zor şartlar altında alâka kurulan kızın oğlan tarafından adetâ “peylendiğini” ifade edebiliriz. Kız artık sevgililik, nişanlılık veya evlilikten kolay kolay ayrılamaz. Mahalleli, köylü, kasabalı nezdinde bir izdivaçla taçlanması beklenen bu münasebet, asla ayrılıkla neticelenemez. Ayrılık her iki taraf için de felâket demektir.

Şehirleşmenin ve dolayısıyla gelirlerin hızla artması, yeni evlilerin ayrı eve yerleşmesini de beraberinde getirdi. Artık gençler bütün masrafları kendileri karşılamak durumunda. Mamafih, artan masraflar artık 16-17 yaşında izdivaçları neredeyse imkansız hale getirdi. Geçindirecek bir işin, ev eşyasının tamamlanması 30lu yaşları buluyor artık. Tabii görücü usûlü iyice azaldığı için kendi başının çaresine bakan gençler büyük yanlışlarla karşı karşıya kalıyorlar. Kız bulurken yapılan yanlışlıklar genellikle ailelerinin değil, kendi kabahatleri olduğundan telafi etmek de kendilerine düşmekte.

Yapılan büyük masrafların, uzun süre beklemelerin, binbir zorlukla kurulan düzenin birkaç münakaşayla dağılıp yok olması kabul edilebilir değildir. Tanışma ve hüsn-i alâkanın ilerlemesi esnasında işlere karıştırılmayan aileler, bozulan düzeni de tamir etmekte muvaffak olamıyorlar. Sonuçlar malum: hergün gazetelerde okuduğumuz gibi, ya “evlenmeyi kabul etmeyen kızı 17 yerinden bıçakladı!”, ya da “komiser, barışmayı kabul etmeyen polis memuru karısını pusu kurarak öldürdü!”. Erkekler kadınlara aynı mesajı vermeye devam ediyorlar: “Ya benimsin ya toprağın!”

Peki adetâ sosyal patlama alâmetleri gösteren kötü gidişin çaresini bulabilecek mi Türk toplumu? Genç yaşta görücü usûlüyle evlendirmeyi çağdışı bulabiliriz. Lâkin, “herşeyi tamam olsun da, ondan sonra yuva kursunlar” denilerek 30 yaşına kadar insanları bekletip “hadi artık mutlu olun” diyerek evlendirmenin hangi toplumlarda normal olduğunu birilerinin açıklaması gerekiyor. O yaşa kadar çoktan yerleşmiş karakterler birbiriyle imtizac edemediği için “boşanmalar hızla artıyor” diyor istatistikler.

Aile ve Sosyal Politikalar adıyla bir bakanlık kurulduğuna göre hükümetin bu duruma bir çare aradığı muhakkak. Reform için toplumu eski haline getirmek mi gerekecek, yoksa yeni şartlara göre bir tedbir mi alınacak bilemiyoruz. Şehirleştiğimiz doğru, fakat sosyal olarak köylülüğümüz devam ediyor. Bakanlık yetkililerine, eski durumu öğrenmek için Refik Halid Karay’dan iki kitap tavsiyemiz olacak: Üç nesil Üç Hayat ile İstanbul’un İç Yüzü. Acil tedbir alınmazsa kızlarımız ve kadınlarımızı bu şekilde toprağa vermeye devam edeceğiz galiba. Hafazanallah.