Türkiye’nin Düşen Uçağı ve Suriye Politikası

Türkiye’nin Düşen Uçağı ve Suriye Politikası

Bir yılı aşkın süredir Suriye’de yaşanan olaylar zaman içerisinde Türkiye- Suriye ilişkilerini kopma noktasına getirdi. Türkiye yanı başında yaşanan olaylara sessiz kalamamış, sorunun iki taraflı çözümü için çaba sarf etmiştir. Esad yönetimi yaşanan olayların bir iç mesele olduğunu ve uluslararası bir konu olmadığını, dolayısıyla herhangi bir ülkenin çözümün bir parçası olması gerekmediğini sıklıkla dile getirdi. Ancak son olarak Suriye tarafından düşürülen Türk uçağının yarattığı yeni sorun alanında Türkiye’nin sergilediği tepki, yeni Türkiye diplomasisinin kolay öngörülemeyen bir karmaşıklığa sahip olduğunu da göstermiş oldu. Bu karmaşıklık, kabul etmek gerekir ki, Türkiye’nin dış politikasını yönetenlerin son zamanlarda ince işçilikle işlemiş oldukları ve kritik anlarda siyaset tadı veren bir karmaşıklık. Daha açıkçası Türkiye, bir uçağının düşürülmesiyle vereceği fevri tepki üzerinden hesap yapılabilen bir ülke olmaktan uzak bir stratejik akıl sergiliyor.
Olay olur olmaz hemen bir tepki vermek yerine saatler sonra yapılan toplantıların ardından yapılan ihtiyatlı açıklamalar Türkiye’nin sorunu hiç de beklenmeyen bir düzeyde karşılıyor olduğunu gösteriyordu. Türkiye’nin savaşa girmekte sergilediği isteksizlik veya çekingenlik tabii ki Suriye’ye gücünün yetmeyeceğini düşündüğünden değil. Bunu tartışmak bile abes. Esasen Suriye rejiminin vahşetine karşı bir tedbir alınmasını söylemenin tek anlamı iştahla savaşa girişmek değildir. Savaş noktasına gelinceye kadar yapılacak bir sürü şey vardır ve Türkiye’nin iddiası daha o yolların bile bir türlü denenmemiş olmasıdır.
Bir defa gayet açıktır ki, Suriye’nin sorununun kendi içinde çözülmesi ve ülkeler arasında bir savaşa dönüşmemesi bütün dünyanın ve bölgenin hayrınadır. İki, Böyle bir savaş Suriye’nin kendi içindeki sorun dolayısıyla içine düştüğü meşruiyet sorununu bir anda Türkiye’nin fevri olarak düşen uçağın içinden dalacağı bir savaş sayesinde çözme fırsatını altın tepside bulmuş olacaktır. Üç, Türkiye’nin bu şekilde girişeceği bir savaş Suriye’yi koruyan himaye eden ülkeler için de Suriye’yi savunmaya önemli bir bahane oluşturmuş olacak. Üstelik bu ülkeler sadece Rusya, İran ve Çin değil, aralarında çok sürpriz birileri de olabilir: İsrail, ABD ve bazı Avrupa ülkeleri gibi.
Arap ülkelerinin halkları Türkiye’nin Suriye konusunda daha aktif olması yönünde güçlü bir beklenti içindeler, bu çok açık olarak görülüyor ve ifade de ediliyor. Ancak bu beklentiye güvenip Türkiye’nin tek başına girişebileceği bir hareketin sonucunda özellikle yöneticilerin ve kamuoyunun aynı olumlu tepkiyi sürdüreceği o kadar kesin değildir. Bu çok karmaşık bir denklem ama pratik bir sorundur. Olayın bir anda Türklerle Araplar arasında bir savaş görüntüsüne dönüştürülmesi ihtimal dışı değil.
Ne yazık ki, hızla Bosnalaşmakta olan Suriye’de durumun müdahaleyi gerektirecek ölçüde vahim olduğu konusunda uluslararası toplum halen yeterince ikna olmuş değil. Gariptir ama düşen uçak krizi Türkiye’ye uluslararası kamuoyuna bu konuyu biraz daha iyi anlatmak konusunda bir fırsat sağlamış oldu. NATO’nun Türkiye’nin talebi üzerine yaptığı toplantının sonucunda verdiği mesaj Türkiye’nin angajman kurallarını değiştirmesiyle paralel bir açıklama olarak Türkiye’yi bir ölçüde rahatlattı.
Cenevre’de gerçekleştirilen toplantı da geçici bir yönetimin kurulması gereğinin çıkması da bu doğrultuda bir adım olmuştur. Ancak doğrusu bu saatten sonra Suriye’de muhaliflerle rejimi hiç bir şey olmamış gibi tekrar eski duruma döndürecek yollar tamamen kapanmış durumda. Diplomatik arayışlar rejimin katliamlarını ve giderek daha fazla silahlanma imkânları bulan muhaliflerin direniş hatta karşı saldırı kabiliyetlerini artırmaktan başka bir şey yapmayacak. Bu da iç savaşın artarak devam ettiği, daha fazla Suriyeli kanının döküldüğü bir durum demek.
Yine de bu diplomatik arayışlar esnasında Rusya’nın Esad’dan yana duruşunun ideolojik ve esnemeyen bir duruş olmadığını hatırlamakta fayda var. Rusya giderek Suriye politikasının Arap dünyasında kendisine ne kadar pahalıya mal olduğunu veya olacağını görüyor. Esad’ı korumak uğruna bütün Arap ülkeleriyle arasının bozulması karşısında zararın neresinden dönerse kar sayacağı durumları aramak zorunda kalmaktadır. O yüzden belki önümüzdeki diğer günlerde Rusya’nın Suriye politikasını revize edeceği durumları görmek şaşırtıcı olmayacaktır. Kısa süre önce İran’ın nükleer programı dolayısıyla BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada çok savunduğu İran’ın aleyhine oy verdiğini hatırlayabiliriz. Üstelik aynı oylamada Türkiye İran lehine ABD’ye rağmen oy vermişti. Rusya’nın bugün Suriye için sergilediği savunmacı performansın bilhassa Orta Asya’daki başka denklemler içinde gözettiği başka taleplerinde elini güçlendirici, pazarlık gücünü artırıcı bir rol oynadığı da değerlendirilmelidir. Doğrusu böyle bir bağlamda İran’ın kendi politikasını tamamen Esad’a bağlayan tutumunun kendisi için hem şaşırtıcı hem de sonuçta daha kırıcı bir etki yapacağını öngörebiliriz.
Kısacası Suriye ile ilgili uluslararası denklem giderek değişmeye yüz tutuyor. Bu denklemin değişmesinde Türkiye’nin önemli bir rolü oluyor, ama yine de Suriye’de durumun bu noktaya gelmesi Türkiye’nin baştan itibaren tercihi değil, Esad’ın sebep olduğu bir kaçınılmaz durum. Birilerinin dediği gibi Esat rejimini İsrail lehine veya İran aleyhine yıkmaya çalışan Körfez ülkelerinin bir planı veya İsrail’in bir temennisi hiç değil. Sonuçta Esatlı veya Baaslı Suriye ister İran’la stratejik ilişkileri ister Hizbullah’a verdiği desteğe rağmen nihai anlamda İsrail’i tehdit edecek bir yönelime veya performansa hiç bir zaman sahip olmadı.
Aslında bu da ayrı ve uzun bir konudur. Suriye rejiminin Lübnan’da oynamış olduğu role bakıldığında bunun 1967’den beri tamamen İsrail’in stratejik vizyonuyla uyumlu olduğunu görmesek bu konudaki İran-Hizbullah-İsrail hikâyesine saf saf inanmaya devam ederiz.
Oysa tekrar hatırlatmakta fayda var ki, Esat, gösterileri sert ve kanlı müdahalelerle bastırma yolunu seçmemiş olsa, ne Amerika’nın ne de Körfez ülkelerinin hiç birisinin muhaliflere verdiği destek toplumsal bir taban bulabilirdi. Zira bugün Suriye’deki muhalefet, silahlısıyla silahsızıyla başka bir yerden destek görmese de Esat’la eski ilişkisini sürdüremeyecek bir sosyolojik zemin kazanmış durumda. Bunun da sorumlusu dışarıda değil, bizzat Suriye’nin içindedir, bunu artık görelim.