Polisime dokunma; ama polisim sen de başkasına dokunma!

Polisime dokunma; ama polisim sen de başkasına dokunma!

İletişim teknolojilerindeki gelişmeler artık gizli kalması, hasıraltı edilmesi istenen olayları hızlı bir biçimde deşifre ediyor. Bu tür olaylarla ilgili cep telefonları veya diğer elektronik aygıtlarla kaydedilen ses ya da görüntüler; sosyal medya, paylaşım siteleri ya da haber siteleri üzerinden internete düşünce “takke düşüyor kel görünüyor”.

Geçtiğimiz ay içerisinde bir milletvekilinin oğlu ve danışmanının tartıştıkları polisleri teşhis amaçlı ellerine numara verilerek sıraya dizdirmesi olay yaratmış ve büyük bir tepkiye yol açmıştı. Gerçekten de o anda çekilmiş olan video tüm polislere suçlu muamelesi yapıldığını gösteriyordu ve kabul edilemezdi.

Milletvekilinin iktidar partisine mensup olması, doğal olarak karşıt partileri ve sivil toplum kuruluşlarını harekete geçirmiş ve ciddi tepkiler verilmesine neden olmuştu. Girişte iletişim teknolojilerine vurgu yaparak başlama nedenim de, bu tür olaylarla ilgili toplumun çabucak bilgilenmesine ve hızlı tepki verilmesine katkı sağlamasıdır. Bu sayede iletişim teknolojileri, çoğu zaman özel ve tüzel kişileri, yaptıkları yanlışları düzeltmeye zorlaması nedeniyle toplumsal fayda yaratmaktadır.

Bahsi geçen olay aslında belki de sorumluların bir günah keçisine dönüştürülmesi açısından önemli. Ancak eleştiren kesimlerin de bu konuda çok da sütten çıkma ak kaşık olmadıkları da bilinen bir gerçek. Geçmişi hatırlayalım; belediye başkanlarının polisi tokatlaması, milletvekilinin kendisine kimlik soran polise küfür ederek üzerine yürümesi, başka bir milletvekilinin polisleri taşlaması, bir başkasının polise tokat atmaya kalkması, bir milletvekilinin TBMM bahçesinde bir polisi dövmesi vb… O kadar çok örneği var ki. Büyük çoğunluğu hangi parti iktidardaysa o partinin milletvekili veya yöneticilerinin başrolde yer aldığı, ancak muhalefet partilerinin, üst düzey devlet görevlilerinin ve hatta iş adamlarının bu konuda boş durmadığı can sıkıcı olaylar.

Demokratikleşme süreci ile birlikte özellikle hak ve hürriyetler konusunda çok sayıda hukuksal düzenleme yapan Türkiye, sanırım uygulama aşamasında işin dozunu biraz kaçırdı. Güvenlik güçleri bir ülkede halkı için var olan devletin görünen yüzüdür. Bu yüz aynı zamanda devlet otoritesinin de görüntüsüdür. Eğer görüntüde vekilleri ve hatta halkı tarafından ezilen bir güvenlik gücü var ise, bu durum devletin de imajına ve güvenilirliğine zarar verecektir.

Geçtiğimiz yıl Ankara’da yoğun trafikte seyrederken bir halk otobüsünün trafiğin iyice kilitlenmesine yol açtığına tanık olmuştum. Sıkışan trafiği açmak için gelen trafik polisi halk otobüsü şoförünü ikaz etmiş; bunun sonucunda şoför inanılmaz derecede saldırgan bir tutum sergilemişti. Hatta otobüsten inerek polise saldırmış, darp etmeye başlamıştı. Olay esnasında arabadan inerek polisin zarar görmesine engel olmaya çalışmıştım ve diğer vatandaşların da araya girmesiyle ortam sakinleşmişti. Bu gibi örneklerden yüz bulan farklı kesimler de acımasızca polise meydan okumaya başladılar. En yakın örneklerinden birisi Fenerbahçeli taraftarların polise saldırması ve araçlarını ateşe vermesi. Radikal gazetesinden Cüneyt Özdemir olayları “Fenerbahçe-Polis Derbisi” şeklinde kinayeli bir biçimde nitelemiş ve sorumluların hesap vermesi gerektiğini belirtmişti. Bu gibi otorite zaafından cesaret bulan Suriyeli mülteciler de boş durmamış, hedef tahtasına polisi koymuş ve geçen ay içerisinde Kilis’te kurulan konteynır kentte 4 polisi yaralamışlardı.  Fatih’deki bir hırsızlık olayı ile ilgili kebapçıdan kamera görüntüsü isteyen polisler ile çalışanlar arasında çıkan kavgada da 3 polis yaralanmıştı.

Mesele işte burada düğümleniyor. Öyle bir ortam oluştu ki artık herkes polise dokunur hale geldi.

Bize demokrasi dayatması yapan ABD’de polisler büyük devlet olmanın verdiği güçle, kanundan kaynaklanan haklarını kullanabiliyorlar. New York’ta sohbet ettiğim bir polis bana “ABD sınırları içerisinde ister hâkim, ister savcı, ister diplomat, ister politikacı ya da üst düzey bürokrat her kim olursa olsun federal ve eyalet yasalarına uymak zorundadır; herhangi bir suça karıştıklarında, bu kimseler istisnasız bir biçimde gözaltına alınırlar”  demişti. Polislerin bu tür durumlarda karşısındaki kimselerin statülerini ayırt etmediklerini, görevlerini yerine getirirken karşı karşıya kaldıkları herhangi bir baskıya karşılık da amirlerinin kendilerinin arkalarında durduğundan bahsetmişti. Gerçi oradaki kültür bizdeki gibi bir baskıyı etik dışı bir davranış olarak değerlendirmekte ve insanlar genellikle böyle bir konu için girişimde bulunmamayı tercih etmektedirler. Oysa Türkiye’de bir polis memuru herhangi yüksek dereceli bir memura trafik cezası yazmaya ya da herhangi bir kanunsuz eyleminden dolayı gözaltına almaya kalksa; hemen “sen benim kim olduğumu biliyor musun?” sorusuyla karşılaşıyor. Sonrasında inanılmaz bir baskı geliyor ve sonuçta genellikle polis görevini yapmaktan alıkoyuluyor.

Hatay’daki örnekte polisinin ezilmesine prim veren amirin bir üst rütbeye atanmasını sağlayan kültür; artık sistemin işlemesine engel olmaya başladı. Bu tür örnekler polislerin işlerinden soğumasına ve yabancılaşmasına neden oluyor. Bu durum ise gerek kamusal düzenin gerekse devlet otoritesinin zarar görmesine yol açıyor.

Buraya kadar anlatılanlar aslında tek taraflı bir bakış açısını ortaya koyuyor. Madalyonun diğer yüzünde, polislerin kendi yetki ve sorumluluklarının dışına çıkması ve devletin var olma nedeni olan halkına karşı zaman zaman kötü tutum ve davranış içerisinde olması var.

Dün internette Güney Afrika Cumhuriyeti’nde gerçekleşen bir polis terörünün görüntülerini izledim ve kanım dondu adeta. Grev yapan maden işçileri güvenlik güçlerinin dikenli telle kurduğu barikatları aşınca, polis madencilerin üzerine ateş açmış ve en az 30 kişiyi öldürmüş. Olayın izahı yok. Devlet kendi vatandaşını dünyanın gözü önünde böylesine vahşice nasıl katleder anlamak çok güç.
Bizde böylesine olaylar yok ama bazı kötü örnekler de yok değil. Geçtiğimiz günlerde İzmir’de bir polis memurunun tartıştığı gençlerin üzerine ateş açması, İstanbul’da onlarca polisin bir vatandaşı ailesinin yanında öldüresiye dövmesi gibi örnekler mevcut. İşin bu tarafına bakıldığında, bu gibi olayları engelleme adına emniyet teşkilatımızın da hizmet-içi eğitime biraz daha önem vermesi gerektiğini söylemek sanırım yanlış olmaz.

Olayın iki boyutu birden göz önünde bulundurulduğunda; polis otoritesini sarsmanın devletin ve toplumun güvenliği ve huzurunu tehdit edeceğini; ancak polisin de kendi yetki ve sorumluluklarını hukuk kurallarının dışına çıkmadan yerine getirmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Vatandaşın devletine içten bağlılığı, başta polis olmak üzere tüm devlet görevlilerinin yaklaşımları ile şekillenir ve bu şekillenme devleti daha güçlü hale getirir. Devletin buradaki sorumluluğu aradaki bağın daima güçlü olmasını gözetmek, kamu güvenliğinin de hukuk kurallarının dışına çıkılmadan sağlanmasını temin etmektir. Unutulmamalıdır ki Mustafa Kemal’in de dediği gibi “Herkesin polisi kendi vicdanıdır, polis vicdanı olmayanların karşısındadır”.