Mutluluk denklemi

Mutluluk denklemi

Mutlak olarak varolan mutluluğu daha fazla hissetmenin ve onu daha fazla ve daha uzun müddet yaşamanın yolu mutluluğu yakalamak için uyuşturucu müptelaları gibi doymak bilmeyen bir hırs ve açgözlülükle peşinden koşmak değil ama onu daha fazla algılamamıza imkân verecek maddi ve manevi cihazlarımızı mümkün mertebe geliştirmekle olacaktır.

İnsanlık varolduğu günden beri mutluluk peşinde bıkıp usanmadan koşuyor diye başlamıştım Sivil İnisiyatif’in ikinci sayısındaki “İzmler üzeri insan” isimli makaleme. Orada mutluluk meselesi ile yanlıfikirlerin (ideology) ilişkisine bakmış ve o mesele ile din arasındaki münasebete başka bir yazıda değineceğimi vaadetmiştim. Şimdi sıra ona geldi.
Mutluluk birçok yerde “özlemlere eksiksiz ulaşılmasından doğan kıvanç durumu” olarak tanımlanır. Acaba öyle midir?
Mutluluk kesinlikle özlemlere ve emellere eksiksiz ulaşılması ve bu bütünün sürekli elde tutulması anlamına gelmez. Her zaman yaptığımın aksine bu sefer mutluluk (çalışmadan kazanılan nesne (ne ise ne) manasına gelen) mut kelimesinden türer, Arapçası saidtir, Latincesi felixtir gibi kökenbilimsel (etymologic) değerlendirmelere girişmeden bir tanım yapmakla iktifa edeceğim: Mutluluk bizim dışımızda mutlak olarak bulunan soyut bir varlıktır. Mutsuzluk ise bizim mutluluğu algılayamamamız, hissedemememiz ile ortaya çıkar. Mutluluk ve mutsuzluk Güneş ile karanlık gibidirler. Birinin algılanmasındaki artış diğerinin algılanmasındaki azalışa sebep olur. Biri görünüyorsa diğeri görünmez olur. Bu yüzden bazen “çok mutluyum” veya “çok mutsuzum” türünden cümleler duyarız. Acaba mutlulukta dolayısıyla mutsuzlukta bir derecelendirme yapmak mümkün müdür? Yani biraz mutlu, mutlu, çok mutlu olunabilir mi? Böyle bir derecelendirme mutluluğun bizatihi kendinde bulunmaz. Sadece benliğimizi tamamen kaplayan ve her zaman mutlak olarak varolan mutluluğu hissedip hissedemememiz ile ilgilidir bu cümleler. Bu yüzden insan bazen bir an için de olsa az mutluyum diyebilir. Ama unutmayalım ki bu da anlık bir histir. Gelip geçici ve yerini başka bir hale bırakıcıdır. Mutluluğu hissetme oranımız kısaca sahip olduğumuz manevi ve beş duyu organımız gibi maddi cihazlarımızın ne kadarının ve ne oranlarda çalıştığı ile doğrudan ilgilidir. Gözbebeğini örten kirpiğin mutlak aydınlık olan Güneş’in görülmesini bir miktar veya tamamen engellemesine benzer bir durumdur bu. Bu yüzden mutluluk için derecelendirmeler yaparız. Ama yaptığımız bu derecelendirme mutluluğun mutlaklığına dokunamaz, onu eksiltemez veya onu arttıramaz. Biz zaman zaman onu hissedemesek bile o bizim dışımızda mutlak olarak varolmaya devam eder.
Mutluluk o kadar mutlaktır ki insandaki cihazlar bir miktar bile açık olsalar insan mesela hastalık gibi bir fiziksel acılar veya güvensizliklerle dolu bir zaman dilimi içinde dahi bulunsa (güvenlik (security) emniyetten (safety) farklı bir kelimedir. Örneğin Kolombiya’da silah, uyuşturucu ve kadın ticareti ile iştigal eden bir mafya babası etrafında tüm güvenlik önlemlerini almış bile olsa kendini emniyette hissedemeyeceği gibi hiçbir güvenlik şartı olmasa dahi başına nihai olarak gelebilecek olanın bilincinde olan İslam peygamberi mağarada Ebubekir ile sıkışmış halde dahi kendini emniyette hisseder mutluluğu yakalayabilir hatta onu çokça hissedebilir de. Nitekim bazen fiziksel acı ve güvensizlik içinde olan insanların yine de mutluluklarını dile getirdiklerini hatta söylemeseler bile bunun gözlerinden okunabildiğine hepimiz şahit olmuşuzdur.
O halde hemen hemen bütün dinlere göre mutsuzluk ve mutluluk hali nasıl oluşur buna bakalım.
İnsanın sahip olduğu cihazlar içinde, her zaman ve her yerde mutlak olarak varolan mutluluğu hissetmesini etkileyenlerin başında şüphesiz akıl ve hafıza gelir. İnsan, aklı ve hafızası dolayısıyla mutluluktan bazen hiç, bazen biraz, bazen de çokça nasiplenebilir. Aklı kullanmayı bilmek burada önemlidir. Aklını doğru kullanamayanlar için aklın onlara oynayacağı oyunların sayısına akıl sır ermez. Bazen aklı doğru kullanmayı bazen de kendini akıldan çalabilmeyi bilmek gerekir. Akıl, Arapça’da devenin kaçmasını, kervandaki düzeni bozmasını engellemek için ön ayaklarına takılan prangaya denir. Dinlere göre insana konulan aklın da prangaya benzer bir işlevi vardır. Bu yüzden insanın tamamen hisleriyle hareket ederek dağılmaması ve dağıtmaması için ona takılan prangaya akıl deriz, aklını yitirmiş insana da dağıldığı ve dağıttığı için deli. Bu insan biraz da başı kesik tavuk gibi koşmaya ve hareket etmeye devam etse de ne yaptığını, nereye gittiğini bilmediği için “hayvan” mesabesindedir.
Akıl ve hafıza insana iki yönden tesir eder: Geçmiş ve gelecek zaman yönleri. An dediğimiz zaman hapishanesinin sağ yanı geçmiş zamandır. Sol yanı ise gelecek zaman. Hafıza, an dediğimiz zaman hapishanesinin sağ yan duvarını şeffaflaştırarak anın geçmişe doğru uzayıp genişliyor gibi gözükmesi yanılgısına sebep olur. Akıl ise aynı şeyi sol duvarı şeffaflaştırarak yapar ve anın geleceğe doğru uzayıp genişliyor gibi gözükmesi yanılgısına neden olur. An iki sebepten ötürü bir zaman hapishanesidir:
1) Geçmiş olmuş bitmiştir. İnsan, elini uzatıp geçmiş zamanda olup bitmiş hadiselere dokunamaz, onları yeniden yaşayamaz, onlara tesir edemez, elini onlara uzatmak istese bile hafıza ile şeffaflaşan ve bu yüzden görünmez olan hatta zaman zaman da hafızanın oynadığı oyunla geçmişi farklı gösteren duvara çarpar ve onun varlığının farkına varır.
2) Gelecek henüz gelmemiştir. Geleceğin gelebileceği bile mechuldür. İnsan gelecek zamanda olabilecek hadiseleri hem bilemez hem bilse bile bulunduğu andan onlara elini uzatıp dokunamaz, onları vakti gelmeden yaşayamaz, onlara tesir edemez, elini onlara uzatmak istese bile akıl ile şeffaflaşan ve bu yüzden görünmez olan duvara çarpar ve onun varlığının farkına varır.
İşte akıl ve hafıza sayesinde insan an hapishanesinin kesif duvarlarının şeffaflaşması ile çıldırmaktan kurtulur. Bu bütün dinlere göre bir nimettir. Ancak akıl ve hafızanın sahip oldukları bu faydanın yanında insanın mutlak mutluluğu hissetmesini engelleyen bir yanları da vardır. Bu yan an içinde alınabilecek lezzeti acılaştırır. Şöyle ki; hafıza geçmiş zamanda yaşanmış bitmiş elemleri, kederleri, pişmanlıkları hâlihazırdaki ana mütemadiyen taşır, ona sirayet etmesine ve musallat olmasına sebep olur. Akıl da geleceğe müteallik endişeleri hâlihazırdaki ana toplar, çeker ve onlar daha gelmeden insanı onların düşüncesinin peşinden koşturarak hâlihazırdaki andan alınabilecek lezzetleri azaltır, zayıflatır. İnsanın da aklını ve hafızasını çıkarıp atması mümkün olmadığı için mecburen hafıza ve akıl oyunlarına maruz bir şekilde hayatını idame ettirmek zorunda kalır. Eğer insan hem aklı hem de hafızası kendininkinden farklı olan hayvana benzeyebilseydi, an içindeki hazır lezzetini geçmişteki elemler ile gelecekteki endişeler bozamayacaktı ve fiziksel olarak ne kadar lezzet alınabilirse onu hayvan gibi rahatlıkla alabilecekti. Ama insan (eski ve yeni hafıza silme yöntemleri ve 9. yy.da Çin’de yaşamış Li Gongzuo’nun (778-848) “Nanke valisi. Ayyaşın düşü” isimli öyküsünde olduğu gibi büyük sarhoşluk, afyonlanmışlık, gaflet halleri hariç) aklını ve hafızasını atıp hayvan olamadığı ve akıl ve hafıza ile yaşamaya mecbur tutulduğu için alabileceği her türlü lezzet çoğunlukla çok çabuk bozulmakta ve mutlak varolan mutluluğu tam hissedememesine sebep olmaktadır.
İşte bu noktada insanın aklın ve hafızanın kendisine edeceği oyunların idrakinde olarak hazır lezzetini bozdurmamaya çalışması mutluluğu hissetmesi için elzem hale gelir. Bunun da yolu dinlere göre tevekküldür. Yani kendine, aklına ve hafızasına değil ama kendinden üstün bir güce güvenmektir. Olmuşları, olanları ve olacakları ona havale edip, ondan ne gelirse gelsin rıza göstermektir. Mutluluğun sırrı budur. Mutluluk iksiri olan aşk da bizatihi rızadır. Aşığın maşuktan gelen her şeyden tam anlamıyla razı olmasıdır.
Mutluluğun hissedilmesini zorlaştıran zaman zaman da engelleyen hususlardan biri gelecek zaman endişesiyle doğrudan ilgilidir. Bu insanın kendisini, geniş ve dar çevresini ilgilendiren türlü türlü hedefler koymasıdır. Bugünki toplum “elindeki imkânlar gerçekten sonsuz ve ne istersen olabilirsin” diyerek insanı öncelikle yapabilirlik alanlarının sınırsız genişlikte olduğuna inandırır ve onu özgürlüğün esas olduğu, her zaman daha fazlasını elde edilebileceği, yapabilirlik sınırlarının zorlanmasının gerektiği düşüncesiyle yetiştirir. Hedefi tutturamama ve hedef şaşmalarından kaynaklanan hüsranlarda da çoğunlukla kaderle hesaplaşma ve çatışma ortaya çıkar. Bu çatışmalar da insanın kendini sarıp sarmalayan mutluluğu hissetmesine engel olur. Çünkü iş bir türlü olacağına varamamaktadır ve insandan ne yapıp edip o işi oldurması beklenmektedir. Kısaca hedef koymak ne olursa olsun onu gerçekleştirme mecburiyeti anlamına gelirse hüsranın ve mutsuzluğun temel sebeplerinden biri olur. Şu cümleyi belki duymuşsunuzdur: “Hedef koyma kaderin tohumunu elinde bulundurmaktır” Ancak şu var ki ortaya konulan hedeflerin gerçekleşmesi için gerekli binlerce amilin sadece çok cüzi bir bölümüne o hedefi koyan insanın eli yetişmekte ve gücü erişmektedir. Büyük kısmı ise kendi isteklerinin, iradesinin ve ihtiyarının dışında gerçekleşerek önüne pişmiş olarak düşmektedir. Bu bakımdan konulan hedeflerin gerçekleşmesindeki büyük pay esas itibariyle talihe aittir (Fransızca (heureux, bonheur, heur Latince augurium kelimesinden türemiştir. O da Tanrı’nın bir işi rast getirmesidir), İngilizce (happiness) ve Almanca’da (Glück) mutluluk ifade eden kelimeler de aynı zamanda talih, uğur, bereket anlamına gelirler). Dinlere göre bu muhataralı durumdan kurtulmanın yolu şudur: İnsan kısa, orta ve uzun vadeli koyduğu bütün hedefleri gerçekleştirmek uğrunda ömrünü tüketse bile bu hedefler gerçekleşmediğinde yıkıma uğraması ve mutsuz olması için ortada geçerli bir sebep yoktur. Çünki insanın esas vazifesi hedefleri gerçekleştirmek değil ama bunlar uğrunda çabalamaktır.
Uzun lafın kısası, mutlak olarak varolan mutluluğu daha fazla hissetmenin ve onu daha fazla ve daha uzun müddet yaşamanın yolu mutluluğu yakalamak için uyuşturucu müptelaları gibi doymak bilmeyen bir hırs ve açgözlülükle peşinden koşmak değil ama onu daha fazla algılamamıza imkân verecek maddi ve manevi cihazlarımızı mümkün mertebe geliştirmekle olacaktır.