Millet mi o da ne demek?

Millet mi o da ne demek?

Türkiye’de sıradan insanlar, münevverler ve mütefekkirler nation niyetine millet nationalism niyetine de milliyetçilik (yerine göre ulus ve ulusçuluk) kavramlarını bolca kullanırlar. Millet ve ulus kelimelerinin birbirinden farkını bir başka yazıya bırakarak burada millet kavramının ne anlama geldiği ve geçirdiği değişim üzerinde duracağım.
Millet kelimesinin Aramice ve İbranice “kelime/mefhum” anlamındaki milla/melladan geldiğini biliyoruz. Arapça’daki millet kelimesi de bununla bağlantılıdır ve “yazdırmak” demek olan imlal (amla) kökünden türemiştir ve ‘duyulan ve okunan bir şeye dayanılması veya yazılması’ bakımından din anlamı taşır. Nitekim Kuran’da tam onbeş ayette millet kelimesi din anlamında kullanılır. Klasik medrese eğitiminde sorulan “hangi millettensin?” sorusunun cevabı da “Hz. İbrahim milletindenim”dir. Tabari’de de ehle’l-milla ile kastedilen Müslümanlardır. Kelimenin zıddı ehle’l-zimmedir ve Müslümanların himayesindeki Gayrimüslimler için kullanılır. Bu yüzden zımminin zıddı da İslam tarihine baktığımızda milli kelimesidir ve dar anlamıyla Müslüman demektir. Böyle olunca da milli musiki İslam (Müslümanların) musikisi; milli tarih İslam tarihi; milli eğitim İslam eğitimi; milli meclis Müslümanların meclisi; milliyet ise milli (Müslüman) olma halini işaret eder.
Millet kelimesinin “el-milletü’l-İslamiye (Muhammediye)/Yahudiye/Nasraniyye” veya “millet-i hak/tevhid/küfr” kullanımlarında ise anlamı genişler ve “din” demek olur. Nitekim erken devir edebi, siyasi yazında da millet kavramı bu şekildedir. Bu yüzden İbn Hazm (994-1064) ve Şehristani (1076-1153) de dinler tarihi için ilmü’l-milel tabirini istimal ederler.
Millet kavramında daha sonra bazı ufak değişiklikler olur. Örneğin Farabi (870-950) millet kavramını din ile eşanlamlı olarak kullanmaya devam etse de “bir reisinin vazettiği şartlarla kayıtlı davranış gösteren topluluk” olarak tanımlar ve bu topluluk bir aşiret bir şehir ahalisi olabileceği gibi daha büyük insan toplulukları da olabilir diyerek aslında aynı dine mensup olsalar da farklı yöneticilerin kurallarına tabi olmaları hasebiyle toplulukların farklı milletler olarak ayırt edilebileceğini söyler.
Osmanlı’da ise 1453’ten 19. yy.ın ortalarına kadar geçen zaman dilimi içinde millet kavramına yüklenen anlam bir miktar daha kayma gösterir ve “belli kiliselere bağlı olanlar” (community) anlamında kullanılmaya başlanır. Örneğin Osmanlı Devleti’nde Arapça/Sırpça/Arnavutça/Bulgarca’yı anadili olarak konuşsalar bile Ortodoks kilisesine mensup olanların tamamı Rum milletindendirler ve Rum olarak anılırlar. Yine örneğin Arapça/Rumca/Ermenice’yi anadili olarak konuşsalar bile Katolik kilisesine mensup olanlar Katolik milletindendirler. Keza 19. yy.da ihdas edilen Osmanlı’daki Protestan milletini mesela Rumca/Ermenice/Arapça’yı anadili olarak konuşan ama Protestan kilisesine mensup olanlar teşkil ederler. Bunun gibi ayrı ayrı Ermeni, Yahudi, Latin milletleri bulunur. Aslında Ortodoksluk, Katoliklik, Protestanlık gibi her kilisenin ayrı bir din olduğu “gerçeğinden” bakılırsa millet kelimesinin anlamında büyük çapta bir kayma yoktur da denilebilir. Görüldüğü gibi bu milletler ne nationdurlar, ne ırk ne de kavim (ethnie=etnik zümre). Birliklerini dil veya soysop değil sadece bağlı oldukları kilise belirler. Bu yüzden Arapça/Rumca/Sırpça/Bulgarca/Kürtçe’yi anadili olarak konuşup da camiye gidenlere de ayrım yapılmaksızın Müslüman denir.
20. yy.ın başından itibarense Osmanlı memleketleri de dâhil İslam âleminde yükselişe geçen nationalism hareketlerinde nation kelimesi önce dil esaslı birliği işaret eden kavim kelimesiyle karşılanmaya başlanır. Kavim Arapça’da ataları, töresi, dili ve âdetleri bir olan insan topluluğu anlamına gelmekte ve Kuran’da da bu anlamıyla kullanılmaktadır. Ziya Gökalp da kavmi benzer biçimde “içtimai şeniyetin lisan ve âdatta müşareket suretiyle tam bir uzviyet şeklini aldığı zamanki hali” olarak tanımlar.
Bu dönemde İslam dininin belirleyici olduğuna inananlar ve inanmayanlar olarak ikiye ayrılan Türkçü zümreler ise artık sıklıkla Türk kavimlerinden bahseder olmuşlardır (örneğin Türk Derneği nizamnamesi, 25.12.1908, m. 2). Yine Ali Canib “«Millî», daha doğrusu «kavmî» edebiyat ne demektir?…” başlıklı makalesinde Türk’ü bir ırkın adı olarak kabul etmediğini ve “Türklük bir kavmin adıdır ve kavim de… lisanî cemaatten başka bir şey değildir… Bir kavim teşkil edebilmek için bu fertlerin bir ırktan neş’et etmesi icab etmez… Memleketimizde ne tabiî, ne de tarihî ırklar mevcuttur. “Osmanlı unsurları”… “mezhebî cemaat”lerle “lisanî cemaat”lerden ibarettir… Bunların hepsini hukukî bir devlet nüfuzu altında tutan bir de “Osmanlılık” vardır ki buna da “millet” ismini vermekteyiz. Türk kavmi, Türk ırkı demek değildir… Bu asırda “kavmiyet” lisanla beraber vicdan[lar]da yaşayan bir mahiyettir. Türk olmak için “Ben Türküm!” demek kâfidir. Nasıl ki Osmanlı olmak için de “Ben Osmanlıyım!” deyivermek kifayet eder… Kavim, millet, ümmet gibi cemiyetler fertlerin vicdanlarında yaşar birer “kuvvet-fikir”den başka bir şey değildir…” demektedir.
Bu dönemde gittikçe hızlanan ve güçlenen milliyetçilik hareketlerine hem meşruiyet kazandırabilmek hem de bu hareketleri dini bir çerçevede yorumlayabilmek için nation kelimesinin karşılığı olarak artık kavim kelimesi yerine ısrarla millet kelimesinin daha fazla istimal edildiğini görürüz. Bu süreç içinde millet kavramı doğal olarak dini içeriğinden tedricen ayrılmaya başlar ve dil esaslı birliktelikleri işaret eder olur.
Tüm bu gelgitlere rağmen Türkiye’de İttihad ve Terakki Fırkası’ndan başlayarak 20’li yılların sonuna kadar milliyetçilik kavramının içinin hala (ülke içiyle sınırlı da olsa) esas olarak din ile doldurulduğunu ve bu yüzden dış “Türk”lerin -Türk Derneği etrafında yuvalanan soysopçu Türkçü hareket ve ona destek veren İttihad ve Terakki Fırkası’nın bir kolu hariç- denklem dışı tutulduğunu biliyoruz. Bu yüzden de millet zaman zaman kavim anlamında kullanılsa da bu süreçte millet kavmi değil din esaslıdır. Bu durum Osmanlı’nın başarısız olan Tanzimat döneminde başlayarak bütün tebaayı Osmanlı kimliği (milleti) altında birleştirme projesinden farklıdır (ayrıntılar için bkz. Teyfur Erdoğdu “Osmanlılığın evrimi hakkında bir deneme: Bir grup (üst düzey yönetici) kimliğinden millet yaratma projesine” Doğu Batı, 45, 2008: 19-46). Nitekim bu projenin önemli adımlarından biri olan 1876 tarihli Kanun-ı Esasi’nin 8. maddesinde Osmanlılık “Devlet-i Osmaniye tabiyetinde bulunan efradın cümlesine, herhangi din veya mezhepten olur ise olsun bilâ-istisna Osmanlı tabir olunur…” şeklinde yani dinden uzak siyasi-hukuki bir temelde tanımlanırdı. 1924’te Cumhuriyet idaresinin Osmanlı’daki tanıma benzer bir adım attığını görüyoruz. Osmanlı İmparatorluğu’nun origami gibi Anadolu’nun üstüne katlanmasından meydana gelen Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde kalanlar artık Osmanlı olarak adlandırılamayacaklarına göre Türk olarak anılmaya başlarlar ve hepsi Türk milletine mensup kabul edilirler. Nitekim 1924 Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 88. maddesinde “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur…” denerek millet kavramı din esaslı olmayan vatandaşlıkla özdeşleşmeye doğru kayar. Kısaca bu tarihte millet kavramı dinden ve ırktan bağımsız, daraltılmış Osmanlı’nın son döneminde algılanan millet kavramına benzetilir ve Müslümanlık ile aralarındaki bağ koparılır.
Bu noktada 1924 anayasasında ismin neden Türk seçildiği önemli bir soru olarak karşımıza çıkar.
Müslüman olan ama aynı zamanda Batı’nın tasallutunu, mütehakkim tavrını ve yerli Hristiyanların öncülüğünü kabul etmeyenlere (ki o devirde yaşayanlarca Müslüman Arapların, Müslüman Arnavutların, Boşnakların tersini yaptığı malumdur) yakışacak ismin tarihte üstlendikleri işlevler ve gerçekleştirdikleri dolayısıyla Türk olması üzerinde hemfikir sözkonusudur. Nitekim bu yüzden Anadili Arnavutça olan Mehmed Akif İstiklal Marşı’nda (1921) doğrudan Türk, İslam ve Müslüman kelimelerini kullanmasa da üstü örtülü biçimde “Kahraman ırkıma bir gül” derken burada ırk kelimesi ile kastettiği İslam olamayacağına göre Türk’ten başkası da olamaz.
Burada bir çelişki yok mudur? Yani Türk kavramı ırk anlamında mı kullanılmıştır?
Buradaki ırk kavramı bugün anladığımızdan bir hayli uzaktır ve esasen dini-siyasi bir bütünlüğü işaret eder. Nitekim Fransızların kendileri için 19. yy.da la race française (Fransız ırkı) tabirini kullanmaları pek manidardır ve aynı sebebe istinat eder. Kaldı ki ırk kelimesi Arapça’da da hem “kök, bitki gövdesi, nesep, menşe hem de soy üstünlüğü ve asalet” anlamlarına gelir. Geçmiş zamanda ırk kavramını medeniyete yatkınlık anlamında kullananlar da olmuştur. Örneğin Said el-Endelusi’ye (ö. 1063) göre ırklar bu itibarla yediye ayrılırlar: İranlılar, Türkler, Hintliler, Çinliler v.s.
Neticede 1925’e kadar “Bütün Türkler Müslümandır ama bütün Müslümanlar Türk değildir” telakkisi hâkim anlayıştır. Bu görüş Cumhuriyeti kuranlarca da 1925’e kadar benimsenmiştir. Nitekim Cumhuriyet yöneticilerini derinden etkileyen bir isim olan Ali Canib 1922’de “Müslümanlığı… kabul eden… [Türk] millet[i] için bu din, millî bir din…”dir der. Diğer isim Ziya Gökalp da Şaman Yakutların İslâmiyet’i seçmeleri halinde Ruslaşmaktan kurtulabileceklerini yazar. Hatta Gökalp Türklerin -Araplar, Arnavutlar, Boşnaklar ve diğer milletlerden farklı olarak- tümünün Müslüman olması hasebiyle, Türkçülük yapıldığında bunun aynı zamanda İslâmcılık yapmak anlamına geldiğini söyler. Oysa örneğin Arapların ve Arnavutların içinde Hristiyan Arap ve Hristiyan Arnavutlar olduğu için Arapçılık ve Arnavutçuluk ile İslâmcılık birebir örtüşmemektedir. Nitekim ayrılıkçı Arap milliyetçiliğinin başında Hristiyan Arapların olması ve Müslüman Arapların bunları takip etmesi hatırlanmalıdır.
1930’lardan itibaren ise Türkiye’de dini referansları dışlayan, Komünizm düşmanlığı ile beslenen siyasaların artması yüzünden millet kavramı dünyadaki siyasi gelişmelerin de etkisinde dini-siyasi birlik yerine soysop anlamında ırki bir kavram halini alır. Bu dönemde millet kavramının içini bir önceki dönemdeki gibi dini-siyasi olarak doldurmak isteyenler ise İslamcılık çeşitli sebeplerle savunulamaz durumda olduğundan seslerini duyurabilmek için milliyetçilik şemsiyesi altında kendilerini ifade etmeye başlarlar ve ırkçı/soysopçu zümreden ayrılmak üzere de “muhafazakâr milliyetçilik” yapagelirler. ‘Biz de milletimizi (kavmimizi yerine göre ırkımızı) severiz ama dini hassasiyetlerimiz de var’ demeye getirirler. Böylelikle bu zümre için de din ile millet kavramları birbirinden ayrı düşmeye başlar. Bu zümrenin bu türden bir harekete girmesi büyük kırılma anlarından birini ve millet kavramının artık tamamen farklı bir yönde gidecek olmasını işaret etmesi bakımından önemlidir.
1991’de SSCB’nin dağılmasından sonra ise II. Meşrutiyet’in hemen akabinde olduğu gibi bir kez daha “hatırlanan” Ortaasyalı kavimler denkleme tekrar giren unsurlar olarak dengeleri bozar ve Türkiye’deki bazı kesimlerin kafasındaki millet (Türk milleti) kavramını artık kesinkes ırki anlamla birleştirir.
Türkiye’de bugün gelinen noktada ise millet kavramının içini farklı dolduran bir sürü yazar, mütefekkir, münevver ve sade vatandaşla karşılaşırız. Milleti (Türk milletini) ırka, vatandaşlığa veya kültüre mensubiyet olarak kabul edenler vardır. Kavram bugün tarihi bağlamından tamamen koparılmış durumdadır ve kimse Cumhuriyet’in en başındaki anlamını hatırlamamaktadır (Ayrıntılar için bkz. Teyfur Erdoğdu “İki müstesna şahsiyet Mehmed Akif [Ersoy] ve Ali Canib [Yöntem] beylerin II. Meşrutiyet dönemindeki Türkçülükleri (1908-1922) üzerine bir deneme” 1908 Meşrutiyeti Sanat ve Edebiyat, haz. B. Çeri, Paris 2008: 35-41).
Herkese bol hatırlamalı günler dilerim.