Kültür Turizmi Zirvesi

Kültür Turizmi Zirvesi

Geçen yıl daTürkiye’nin en büyük zirvesi olan “2011 kültür Turizmi Zirvesi” “Açık Hava Müzesi Türkiye” temasıyla işlenmiş olup, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdür Yardımcısı N.Serhad Akcan’ın I. Kültür Turizmi Zirvesi çerçevesinde “Taşınmaz Kültür Varlıklarımızın Korunması”na yönelik yaptığı konuşmasını siz değerli okurlarımızla paylaşmak istiyoruz.

N.Serhat Akcan ;
ICOMOS, 1964 yılı mayıs ayında Venedik’te bir araya gelen akademisyenlerin hazırladığı uluslararası düzeyde kabul edilmiş Venedik Tüzüğü bir anlamda 1965 yılında Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi ICOMOS’un kuruluş kararını vermiştir. Önce Avrupa’da daha sonra Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Teşkilatı UNESCO kanalıyla tüm dünyada uygulanan bu belgenin önerdiği yöntemler ICOMOS’un kurulmasının hemen sonrasında ülkemizde de Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu GEEAYK’ın bir kararıyla kabul görmüştür.
Koruma tarihinin UNESCO seçicilik kriterleriyle evrenselleşen yapısı içerisinde. Venedik Tüzüğü’nün önemli çıktılarından biri de her ulusun kendi kültür varlıklarının korunması yolunda karar alma yetkisine sahip olduğunun belirtilmesidir.
Bu bakış açısıyla yaklaşırsak; ülkemizde “Kültür Varlıkları ve Koruma” dediğimizde ne iş yapıyoruz? Kentleri, sokakları, binaları süslüyor muyuz? Yapılara bir tür cerrahi müdahalede mi bulunuyoruz? Soruları cevap bekleyen hususlar olarak karşımıza çıkıyor. Ancak kurumsal bir duruşla bu soruları değerlendirirsek; cevap çok daha üst ölçekli bir tanımlama içeriyor. Çünkü biz tüm bu amaçların ötesinde Anayasal bir görevi yerine getiriyoruz.

Anayasamızın 63. maddesi: “Devlet, tarih, kültür ve tabiat varlıklarının ve değerlerinin korunmasını sağlar, bu amaçla destekleyici ve teşvik edici tedbirleri alır.” İfadesiyle bir anlamda; devlet, bu alandaki tüm birikimini koruyarak geleceğe taşımakla sorumludur. diyor. İşte; biz bu alanın çalışanları, akademisyenleri, üretenleri, anayasasında kültürel mirasın korunmasına atıf yapan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmanın gururu ve gücüyle bu sorumluluğu yerine getirmek her anlamda hepimizin görev ve ödevidir.

Korumaya ve yaşatmaya çalıştığımız anıtlar farklı olabilir. Onları farklı zamanlardan günümüze taşınmış ve fiziki müdahale biçimlerini hiç eleştirmeden bugüne kadar ulaşmasını sağlayan tüm emeği geçenleri de yâd ederek, onları emanet aldığımızı da unutmamak durumundayız.

Dolayısı ile bu sorumluluk sadece Benim yada sizin değil, hepimizin ortak sorumluluğudur. Hatta; bu sorumluluğu paylaşmak söz konusu anıtların insanlığın uygarlık belgesinin bir envanteri olması sebebiyle tüm dünyanın ve milletlerin de hakkı olduğu unutulmamalıdır. İşte; bu anlamda korumaya çalıştığımız değerler evrensel bir hukukla bizleri karşı karşıya da getirmektedir.

Kültürel mirasın korunmasına yönelik üretim sorumluluğu ölçeğinde, sadece kendimiz için mi üreteceğiz. Sokaklardaki cepheleri değiştirirken, onlar için fiziki çevreyi sağlıklaştırırken kaygılarımızı onları oluştururken düşünmeyenler adına nasıl düşüneceğiz. Dün üretilen ve bugün kültürel miras vasfını kazanmış değerlerimizin yanı sıra bugün ki üretimimizin de geleceğin kültürel mirası olacağını unutmamak durumundayız. Tıpkı Mimar Sinan’ın insanlığa kazandırdığı eserleri gibi bugün ki üretme sorumluluğu da geleceğin kültürel mirasının niteliğini ve onun değerlerini oluşturacaktır.

Sinan’ın eserlerine dokunulamamasının yegâne unsurlarından bir tanesi de; eserlerin ulusal niteliğinin yanı sıra aynı ölçekte insanlığın uygarlık belgeliğinin önemli anıtları ve sanat değerlerini de bir bileşen olarak yaşatmaları ve yüzlerce yıl sonra hala fonksiyonel olmalarıdır. Bu açıdan bakıldığında Avrupa da, Dünya da çeşitli sebeplerle zarar gören anıtların kimlikleri, nitelikleri misyonu ve taşıdığı görevlerle ülkemizdeki anıtlar arasında bir farklılık bulunmamaktadır.

Koruma yalnız bir tedbir alma meselesi değil, çok taraflı düşünme, bileşenleri anlama ve kavrama meselesidir. İşte; ben görev ve sorumluluğumuz içerisinde korumayı tüm değerleri üzerine böyle tanımlamaya çalıştım. Bu bizi 2863 sayılı yasa ve kavramları ile bir yere kadar ulaştırıyor. Öyleyse bizim ulaşmayı istediğimiz nedir? Olması gereken yerine olan, yapılması gereken yerine yapılan, arasındaki farkı görmeden olup biteni her hali ile kabul etmek midir?

“Koruma” kavramını realist bir yaklaşımla ele aldığımızda, önümüzde yeni bir zaman dilimi başlıyor. Bu zaman diliminin adı “gelecek”tir. “Biz kültür varlıklarımızı değerlerimizi geleceğe nasıl taşıyacağız?” İşte; koruma fikrinin sürdürülebilirliği için sorulması gereken temel soru budur. O zaman geleceği de anlamamız gerekir. Acaba gelecekte davranış biçimlerimiz sosyal örgütlenmelerimiz, yeteneklerimiz ekonomik kaynaklarımız, siyasi ticari ve kültürel ilişkilerimiz yani “yaşam” nasıl olacaktır? Öyleyse koruma kavramı sosyal ölçekte de yaşamsal bir sorumluluktur. İnsanı anlamak, yaşam içinde insanın geleceği ile ilgili kaygı ve düşüncelerinin tümüne hâkim olmak koruma kavramının temel taşı ve yaşaması için olmazsa olmazıdır.

Korumaya bu bakış açısı ile yaklaştığımızda neyi koruyacağımız kararını almak kolay görünmekle birlikte, nasıl korunacağını bilmek, önümüzdeki koskoca geleceği yorumlamak, planlamak gibi bir sorumluluğumuz da ortaya çıkmaktadır. Bu sorumluluk bize çok disiplinli çalışmamızı gerektiriyor.

Anıtları oluştururken etkin olan fiziki çevrenin, onları korurken tüm belediye başkanları ve ilgililerinin de belirttiği gibi sadece anıtları sağlamlaştırmanın ötesinde; anıtların fiziki çevre içinde sağlıklaştırma çalışmaları da gündeme getiriyor. Bu anlamda korumanın ölçeği ve sorumlulukları etkileşim içerisinde koruma faaliyetleri büyüyerek, önemli bir ekonomik kaynak haline dönüşüyor.

Tüm bu tespitler ışığı altında, kültürel alanlarda buluşmayla ilgili kullanma ve sosyal ölçekteki turizm faaliyetlerini sürdürebilirlik açısından tanımlamak için şunları söylemek isterim;

Kültür bir üretim ise, Turizm açısından işgücüdür. Kültür bir kaynak ise, turizm açısından bir katılımdır. Kültür farklı olmaksa, turizm açısından farkındalıktır. İşte; Kültür Turizmi faaliyetleri bu modeli işletmek bu modeli hayata geçirmektir. Her anlamda; farklı olanı farkındalıkla, kaynak olanı katılımla, üretimi işgücüne çevirmedir. Bu model içerisinde“Koruma” ise duyarlılık, insanlığa ve geleceğe karşı sorumluluk ölçeğidir.

Geleceğe karşı sorumlu olmak, belgelemek ve yaşatmak tarihe karşı da bir sorumluluktur. Daha da önemlisi bizim ödevimiz olması haricinde “bizi iyi anmaları” meselesidir. Bu bağlamda İnsanlığın temel bileşeni olan kültürel üretim sürecinde; bu bilinçle hareket edilmesi insani bir gerekliliktir.

Tarihi değerler milletlerin ortak hafızasıdır. Uluslar arası anlamdaki bu ortak hafızayı, bu uygarlık belgeliğini tanımak, anlamak ve değerleriyle buluşmak düşüncesi; kültür turizminin kendi ana fikridir. Bence mi? Sizce mi? Hayır, Hepimiz böyle düşünmeliyiz, düşündürmeliyiz.
……..

Kültürel mirasımızı neden kaybediyoruz?
Bütün bu anıtların bir adı, kimliği ve niteliği var. Bu topraklar üzerinde ki medeniyetler ve Cumhuriyet dönemi mimari mirasımızın hazin öyküsüyle birlikte şöyle bir şey söyleyebilirim. Biz yurt edinmek için kazandığımız topraklarda, işlevleriyle tasarladığımız, anmak ve yaşatmak için anıtlaştırdığımız tüm değerlerimizi kültür varlıklarımızı yeri geliyor bir rant uğruna (özellikle imar tehdidi altında) yok edebiliyoruz. Bizim yaşamak için ve anlamak için tarihe karşı sorumluluğumuzu; bir anlamda birtakım çıkarlar için kaybetmek korkusundayız. Oysaki korumayı bir sonuç olarak göstermektense korunacakla yaşamı planlamanın ve değer katmanın anlamlılığını işlesek onları kaybetme korkusunu tarihe gömebiliriz.

Hep değiştirdiğimiz ve dönüştürdüğümüz şey, aslımızı ve aslını çağdaş donanımlarla yaşatarak geleceğimizi hayal etme hikâyesinden başka bir şey değildir. Bunu anlamak, buna saygı duyulması ve bununla ilgili katılım, katkı almasının yegâne değerleri, korumak, yaşatmak, kullanarak geleceğimizi geçmişimiz ile harmanlayıp geleceğe değerini artırarak teslim etmektir.

O nedenle turizm ölçeğinde Sayın Bakanımızın iftiharla söylediği “kıtalar arası yarışın” unsuruyuz. Bu anlamda kültürel değerlerimizin yerel ölçekte sahiplendirilmesi ve yaşama harmanlanarak katılması kıtalar arası mücadelemizin en kuvvetli organlarını oluşturacaktır.

Bir ülkenin değerlerini geleceğe taşımak, siyasetini taşımaktan çok daha anlamlı ve önemlidir. O nedenle yerel yönetimdeki farklı fikirlerimiz, düşüncelerimiz anıtların korunması ile ilgili ortak bir akıl, bir beden, bir güç olmamız için önemli bir unsurdur kanaatindeyim.

Bu anlamda “Türkiye Cumhuriyetinin Temeli Kültür’dür.” Söylemi ve bu alandaki duruşu ileulu önder Atatürk bugün anlatarak bitiremediğimiz bu topraklarda çağlar boyu biriken medeniyetler ve onların eserlerini her şeyin ötesinde bize korumanın temel felsefesini emanet ve armağan etmiştir.

Şimdi; “Kültürel birikimimizi bu hazineden yararlanıp ulusal kalkınmamızın aracı olarak kullanıyoruz” diyebiliriz. İşte kültür ekonomisi açısından, turizm için anahtar sözcük de bu olsa gerek.

Kültürel Miras alanında, Tarihi Kentler Birliği ve Çekül ile ilgili yerel yönetimlerle paylaştıkları katilimci sorumlulukları için Prof.Dr. Metin Sözen hocama nereli oldugunu sorduklarinda “buralı” dediklerine taniği olduğum gibi; katkıları ve bu alandaki uluslararası rekabetin yerel kalkınma ile sağlanacağı bilincinin oluşmasına hizmetleriyle önemli bir ivme kazandıran ve uygulama alanı yaratan tıpkı Sayın, Bakanım, Sayın Müsteşarım gibi kultur turizm alanında hizmet veren sizler icinde görev yaptığınız yerlerdeki emeğiniz ve hizmetinizle bir gün, sizin nereli olduğunuzu sorduklarında “buralı” diyecekler.

Hepimiz buralıyız ve bu ülkeyi, kültürel miras değerleri, çağdaş donanımları ve başarılı bir öyküyle, geleceğe gururla taşıyacağız.