Kemal Burkay’la gündeme dair şöyleşimiz

Kemal Burkay’la gündeme dair şöyleşimiz

32 yıllık sürgün yaşantısından sonra yurda dönen Kemal Burkay , hem Kürt sorununun çözümü hem de genel olarak ülkenin demokratikleşmesi için katkılarını bundan böyle yurt içinde sürdürmek istediğini belirterek” Şimdi Kürt hareketinin şiddet batağından çıkması, sağlığına kavuşması, kitlelerin temel ve meşru taleplerini dile getiren ve doğru yöntemler izleyen örgütlerin güçlenmesi, hem Türkiye’nin demokratikleşmesine, hem Kürt hareketinin kendisini yenileyebilmesine bağlıdır. Bunun için önce silahlar susmalı, Türkiye’deki askeri vesayet gibi Kürt hareketi üzerindeki PKK vesayeti de son bulmalı. PKK’nın silah kullanmasına öteden beri karşı oldum, bunun sonuç vermeyeceğini savundum, şimdi de silahları tümden bırakmasını istiyorum”dedi.
Kemal Burkay ‘la ; onu 31 yıl yurtdışında ,memleket hasretiyle yaşamaya mecbur kılan sebeplerden ,Türkiye’de ki demokrasi algısına,yaşanan şiddet sorunlarından,çözüm yollarına ve tabi onun şair yönüne dair pek çok konuya dair şöyleşimiz:

-Sayın Burkay 31 yıllık sürgün hayatınızdan sonra yurdunuza döndünüz, şahsım ve gazete ekibimiz adına hoşgeldiniz diyoruz.Memleketten uzak geçen bunca uzun yıldan sonra, sizi Türkiye’ye dönmeye sevkeden sebepler nelerdi?
Öncelikle ilginiz ve dostça sözleriniz için teşekkür ederim. Böylesine uzun bir süre yurtdışında politik mülteci olarak kalmam benim tercihim değildi, 12 Eylül askeri darbesi nedeniyle idi. Kürdistan Sosyalist Partisi’nin Genel Sekreteri idim. Biz şiddetten uzak duran ve Kürt sorununun çözümü için barışçı siyasal yöntemlerle mücadele eden bir parti idik. Ama daha darbe öncesi bize yönelik operasyon yapıldı. Darbeyle birlikte bu genişledi. Yoldaşlarım ağır işkenceler gördüler, bazısı cezaevinde hayatını yitirdi. Bu nedenle yurt dışına çıktım ve böylesine uzun bir süre dönemedim. Geçen yıl hakkımdaki dava düştü, ayrıca bizzat Başbakan Erdoğan ve o zamanki İçişleri Bakanı Beşir Atalay dönmem için çağrı yaptılar. Hükümet Kürt sorununun çözümüne yönelik bir açılım süreci başlatmıştı ve barışçı seslere karşı olumlu bir tutum içindeydi. Bu nedenle döndüm. Hem Kürt sorununun çözümü hem de genel olarak ülkenin demokratikleşmesi için katkılarımı bundan böyle yurt içinde sürdürmek istedim. Zaten koşulları olsa, serbestçe siyaset yapabileceğimi bilsem çok daha önce dönerdim. Hangi politikacı ve yazar 31 yıl yurdundan uzak olmak ister ki?
– Gelişiniz bazı çevrelerde, olumlu bir iklim değişikliği olarak değerlendirilse de, bazı çevreler içinde yıllardır nemalandıkları alandaki hakimiyetleri için bir risk olarak algılandı. Sizi risk olarak algılayan çevrelerin endişeleri nelerdi?

• PKK-BDP kesiminin bir dediği bir dediğini tutmuyor ve kendine güveni yok. Politikalarını değiştirmeyi, yanlıştan uzaklaşmayı ise başaramıyor. Yeni bir sesin, tutarlı bir politikanın kitleleri kendisinden uzaklaştıracağından korkuyor, kendi dışında herhangi bir ses, bir seçenek istemiyor

Dönüşümü risk olarak algılayan söz konusu çevrelerin bir bölümünün (özellikle PKK çevresinin) benimle ilgili kaygıları yeni değildir. Onlar geçmişte de dönem dönem bana ve başında bulunduğum siyasi partiye karşı hasmane bir tavır içinde oldular. Zaten PKK daha sahneye çıktığı andan itibaren (1978) bizi ve diğer Kürt örgütlerini düşman ilan etti, bizi yok etmeyi hedef olarak koydu, bize yönelik şiddete başvurdu. Bu tutum bazen hafiflese bile hiç son bulmadı. PKK Kürt sahnesinde kendisinden başka bir örgütün varlığına tahammül edemedi ve bugün de ne yazık ki tutumu budur.
Geçen yıl dönüşüm gündeme gelince bana karşı bir kampanya başlattılar, bunun bir AK Parti projesi olduğunu söylediler. Ben yurda geldikten sonra ise dönüşüm sırasında gerek kitlenin ilgisi, gerek hükümetin iyi karşılaması nedeniyle daha da rahatsız oldular, kitleyi olumsuz etkilemek için tutumlarını tam bir linç kampanyasına dönüştürdüler. İşin ilginci, politikalarını anti AKP üzerine kurmuş olan bazı sol çevreler de bu kampanyaya şu veya bu oranda destek verdiler.
PKK kesiminin tavrı anlaşılırdır. Ben barışçı politikaları savunuyorum, PKK’nın silah kullanmasına öteden beri karşı oldum, bunun sonuç vermeyeceğini savundum, şimdi de silahları tümden bırakmasını istiyorum. Çatışma ortamından bıkmış olan kitleler –hem Kürtler hem Türkler- de bu söylemi destekliyorlar. Ayrıca PKK-BDP kesiminin bir dediği bir dediğini tutmuyor ve kendine güveni yok. Politikalarını değiştirmeyi, yanlıştan uzaklaşmayı ise başaramıyor. Yeni bir sesin, tutarlı bir politikanın kitleleri kendisinden uzaklaştıracağından korkuyor, kendi dışında herhangi bir ses, bir seçenek istemiyor.
PKK’nın yanı sıra bana karşı tavır alan sol kesimlere gelince, bunlar önyargılarının tutsakları, politikalarını AK Parti karşıtlığına endekslemişler ve onun olumlu adımlarına da karşı çıkıyorlar. Bu tutum onları değişim karşıtlarıyla, Ergenekoncularla, militaristlerle aynı cepheye düşürüyor.

– Hükümetin “Demokratik açılım” sürecini değerlendirir misiniz? Bu süreçte bir strateji veya zamanlama hatası var mıydı? Hükümet söz konusu bu süreç ile beklentileri karşılayabildi mi?
Zamanlama bence doğruydu. Değişim ihtiyacı Türkiye’nin kapısına dayanmıştı ve Kürt sorununun çözümü de bu yönde en önemli adım olacaktı. Gerek Cumhurbaşkanı Gül, gerek Başbakan Erdoğan, Kürt sorununun çözümü için iç ve dış koşulların uygun olduğunu söylediler. Ben bu kadar iyimser değildim ve görüşlerimi o zaman dile getirdim. Çünkü dış koşullar çözüm için uygun olsa bile, içerde kamuoyu yeterince hazır değildi. Bunun yanı sıra güç dengeleri de böylesi ciddi, köklü bir değişime uygun değildi. Hem ordu, hem muhalefet -özellikle CHP ve MHP- çözüme destek vermediler; tersine karşı koydular ve hükümeti ihanetle suçladılar. Diğer bir deyişle, içerde statüko güçleri bayağı etkindiler. Bu nedenle hükümet, engeller ve tepkiler karşısında durakladı ve süreç tıkandı. Hükümet de çözüm yönünde gereği gibi kararlı davranmadı. Bunu yapabilse kamuoyunu hazırlayabilir ve çözüm karşıtlarının direnişini kırabilirdi.
Ama hükümetin çözüme yönelik kapsamlı, net bir projesi de yoktu, şu anda da ne yazık ki hâlâ yok. Yeni bir anayasanın gündemde olduğu şu günlerde hükümetin Kürtler için önerebildiği, Kürtçenin seçmeli ders olmasından ibaret. Bu, Kürt sorununun boyutları düşünüldüğü zaman komik kaçıyor.
-Size göre Doğu ve Güneydoğu insanı, siyasi zeminde yeterince ve etkin olarak sorunlarını dile getiriliyor mu?
“Doğu ve Güneydoğu insanı” ki malum, ezici çoğunlukla Kürtlerdir ve zaten sorun da Kürt sorunudur. Kürt halkı elbet yıllardan beridir taleplerini dile getirmek için oldukça aktif. Ama bunun için gereği gibi örgütlü mü, mevcut örgütlülük gereği gibi sağlıklı mı, bu tartışılır. Kürt hareketi, geçmişten bu yana, devletin türlü baskıları, şiddet uygulamaları, asimilasyon politikaları ve bizzat PKK’nın yanlış yöntemleri nedeniyle oldukça çarpık biçimler edindi. Hareket doğal bir kanalda, sağlıklı gelişim olanağı bulamadı. Örneğin 1960’lı yılların başından itibaren barışçı, siyasal biçimde hızla gelişmekte, kitleselleşmekte olan Kürt hareketi, 12 Mart ve 12 Eylül darbeleriyle ezildi ve şiddet kanalına yöneldi. Devletin o zamanki tercihi de buydu. Ama bu durum sorunu çözmedi, daha da içinden çıkılmaz hale getirdi. Şimdi Kürt hareketinin şiddet batağından çıkması, sağlığına kavuşması, kitlelerin temel ve meşru taleplerini dile getiren ve doğru yöntemler izleyen örgütlerin güçlenmesi, hem Türkiye’nin demokratikleşmesine, hem Kürt hareketinin kendisini yenileyebilmesine bağlıdır. Bunun için önce silahlar susmalı, Türkiye’deki askeri vesayet gibi Kürt hareketi üzerindeki PKK vesayeti de son bulmalı. Yeni, gerçekten demokratik bir anayasa yapılmalı ve bu anayasa Kürt sorununun çözümüne elverir bir zemin oluşturmalıdır. Örneğin Kürt kimliği tanınmalı (en azından tüm kimliklere eşit mesafede bir vatandaşlık tanımı yapılmalı), anadilde eğitim hakkına yer verilmeli ve ademi merkeziyetçi bir yapılanma ile yerinden yönetime olanak sağlanmalıdır.

-BDP toplumun tümünü kucaklayıcı bir kitle partisi olma misyonunu yerine getirebilmekte midir? Eksiklik olarak değerlendirdiğiniz hususlar varsa bunlar nelerdir?
Ne yazık ki hayır. Bir kere BDP, PKK-KCK’nın baskıları yüzünden yeterince serbestçe siyaset yapamıyor. Nitekim “irademiz” diye Öcalan’ı gösteriyorlar. 12 yıldır İmralı Adası’nda bir hücrede tutulan ve çeşitli etkiler altında olan, can kaygısı taşıyan Öcalan’ın direktiflerine, tercihlerine uygun olarak bir günden diğerine çözüme yönelik projelerini ve politikalarını değiştiriyorlar. Zaman zaman Kürt halkını, onun temel taleplerini bir yana bırakıp Öcalan’ın kişisel sorunları ve özgürlüğü sorunu ile vakit geçiriyorlar. Ne tür yanlışlar yaparsa yapsın, Öcalan’a ve PKK’ya toz kondurmuyorlar. Böyle bir partinin Kürt halkına güven vermesi ve kucaklayıcı olması mümkün mü? Nitekim AK Parti bölgede ve Batı’daki kentlerde Kürt seçmenden, BDP’ye oranla daha fazla oy alıyor.

– Doğu ve Güneydoğu insanı PKK’yı bir sorun mu , yoksa sorunun çözümü noktasında umut olarak mı görüyorlar? Mevcut sorunların çözümü açısından PKK ‘yı değerlendirir misiniz?
PKK’yı umut olarak gören de var, sorun ve engel olarak gören de. 30 yıldır süren çatışma ortamı bölge insanının büyük acılar çekmesine yol açtı, yaklaşık 50 bin insanımız yaşamını yitirdi, 3-4 bin köy boşaldı, milyonlarca insan sürgün oldu. Bütün bunlar ister istemez, kitlelerin bir bölümünü PKK’nın yanına itti, taraf haline getirdi. PKK bu kesimden destek görüyor ve bu insanlar, PKK’nın Kürt halkı için savaştığını düşünüyor ve çözüm konusunda onu umut diye görüyorlar. Öte yandan Kürtler arasında PKK’dan zarar gören, onun şiddetine uğrayan, onun yanlış ve zamansız yöntemlerle bütün bu olumsuz gelişmelere yol açtığını düşünen ve bu nedenle onu sorun ve engel gören geniş bir kesim de var.
Kanımca PKK daha ortaya çıktığı anda sorunluydu ve zaman içinde durum değişmedi. PKK Kürt sorununu temsil edebilecek, çözümde olumlu rol oynayabilecek bir örgüt değil. Onun şimdi yapacağı en olumlu iş silahları bırakmak, sahneden çekilmek, meydanı BDP, HAK-PAR ve öteki legal partilere bırakmaktır. Kürt hareketi bundan böyle mücadelesini barışçı siyasal yöntemlerle sürdürmeli. Başarının yolu ve şansı buradadır, yurt ve dünya koşulları buna uygundur.

– Biliyorsunuz , Türkiye’nin 32 yıllık geçmişiyle yüzleşeceği, o dönemin hayatta kalan son darbecileri olan Kenan Evren Ve Tahsin Şahinkaya’nın yargılanacağı dava süreci başladı. 12 Eylül darbesinin, Türk demokrasisi üzerindeki etkileri neler olmuştur?
Önce 27 Mayıs 1960 ve 12 Mart 1971 darbeleri, ardından da 12 Eylül 1980 darbesi demokratik süreci kesintiye uğrattılar. Özellikle 12 Eylül, etkileri bugüne kadar devam eden çok büyük bir tahribat yaptı. Cuntacılar, 12 Eylül öncesi tırmanan terörü darbelerine gerekçe yaptılar. Oysa bu terörün arkasında da onların eli vardı. Darbeciler ve onlara destek veren iç ve dış çevreler, 1960’lı 70’li yıllarda gelişen kitle hareketinden, artan toplumsal taleplerden, değişim isteğinden ve aynı zamanda barışçı biçimde gelişen Kürt ulusal hareketinden rahatsızdılar, bunu önlemek için türlü provokasyonlara başvurdular, sağ-sol, Alevi-Sünni kavgalarını kışkırttılar, ortamı gerdiler ve darbeye zemin hazırladılar.
Darbenin ardından demokrasi güçlerini, hem sol ve demokratik hareketi, hem Kürt hareketini kesip biçtiler. Bu, ülkeye çok büyük bedellere mal oldu, ülkemiz onyıllarını kaybetti ve 32 yıl sonra bugün hala bu durumdan kurtulmaya, belini doğrultmaya çalışıyor. Bu nedenle demokrasi yürüyüşünde, AB ile birleşme sürecinde geç kaldık.
Bugün darbenin sağ kalmış baş sorumluları Evren ve Şahinkaya aleyhine açılan dava, çok geç kalmış da olsa son derece önemlidir. Balyoz ve benzeri öteki darbe girişimlerine ve 28 Şubat darbesine karşı açılan davalarla, Ergenekon örgütüne karşı açılan davayla birlikte bu, Türkiye için bir dönüm noktasıdır. Böylece bu ülkede darbeler dönemi, onunla birlikte militarizmin egemenliği son bulabilir ve ülke demokrasi ve gelişme yolunda hızlı adımlarla yürüyebilir.

Ben ki yalnızca sevmek isterdim
Sizi, kırları, yaz akşamlarını
……………………………………
İstesek bölüşürdük doğan günü
Birleşirdi ellerimiz ve türkülerimiz
İstesek bölüşürdük bir dilim ekmeği
Ama ne çoğalırdı yaprakların sevinci
Ne mutlu büyürdü çocuklar
……………………………………
-Sayın Burkay, bu dizeler sizin yüreğinizden kopup , kaleminizden dile gelen duygular. Bütün bu sert çehreli konuların ötesinde, sizin edebi kimliğinize yönelik olarak sormak istiyorum. Kürt edebiyatı ve Kürt kültürüne ilişkin projeleriniz var mı?
Ben kişisel hayatımda işe önce edebiyatla başladım, sonra politikaya geçtim. Ama edebi çalışmalara hiç son vermedim ve bu ikisini bir bakıma atbaşı sürdürdüm. Bugüne kadar basılan 60 dolayında eserimin yarıya yakını edebi ve kültürel niteliktedir. Bu tutumum aynı zamanda siyasal çalışmalarda Kürt edebiyatına önem vermemizde etkili oldu. Kürt yazı dilinin öğrenilmesi ve kullanılmasına yönelik birhayli çaba gösterdik. Geçmişte dergi ve gazetelerimizde Kürt yazı diline, Kürt edebiyatına yer verdik. Örneğin 1977 yılında Cumhuriyet döneminin iki dilde (Kürtçe ve Türkçe) ilk gazetesi olan Roja Welat’ı çıkardık. Kurduğumuz, yönlendirdiğimiz yayınevlerinde Kürt dili, edebiyatı, tarihi ile ilgili olarak sayısı yüzleri bulan kitap yayınlandı.
Şu aşamada benim bu konuya ilişkin kişisel projelerim yok. Ama artık yurt içinde ve Avrupa’da kültür çalışması yapan çeşitli Kürt kurumları var. Onlara destek vermek söz konusu olabilir.
Sayın Burkay Sorularımıza verdiğiniz samimi cevaplarınız için çok teşekkür ediyoruz.
Bende size teşekkür ediyorum .Yayın hayatına yeni başlayan gazetenize başarılar diliyorum…

İlginizi çekebilir