İyi yönetmek

İyi yönetmek

Yönetim; üzerinde yüzyıllardır konuşulup tartışılan, son birkaç yüzyıldır da hakkında yazılar yazılan, araştırmalar yapılan bir bilim dalı. İnsanlık tarihinde hep bir kişi ya da bir grup kitleleri yönetmiş; gerek yönetenler gerekse yönetilenler daima bu kavramın gündemde kalmasını sağlamışlardır. Tarih sayfaları karıştırıldığında göze çarpan her başarının arkasında başarılı yönetimler ve dolayısıyla başarılı sistemler olduğu görülmektedir. Mısır piramitlerinin inşasında firavunların, Roma İmparatorluğu medeniyetinin ortaya çıkmasında Augustus’un, İstanbul’un fethinde Fatih Sultan Mehmet’in, Çin Seddi’nin yapılmasında imparator Shi Huang’ın o günkü şartlar altındaki başarılı yönetimlerinden söz edilebilir.
Günümüzde her devlet her kuruluş iyi yönetilmeye ihtiyaç duymaktadır. Özellikle teknolojinin, ekonomik koşulların, kültürün hızla değiştiği ve rekabette belirleyici olduğu bir ortamda yönetimin kalitesi de önem kazanmaktadır. Belirlenen stratejilerin başarıyla hayata geçirilmesi bu sayede mümkündür. İyi yönetilen devletler dünyaya hakim olmuş, şirketler ise pazarları ele geçirmiştir.
1911 yılında ABD’li mühendis Frederic WinslowTaylor birçok uygulamalı çalışma yapmış ve sonrasında bu çalışmalarının sonuçlarını “Bilimsel Yönetimin İlkeleri” isimli makalesi ile kaleme almıştır. Sözkonusu çalışmada, en iyi yönetimin bilimsel yöntemlerin benimsenmesi ile mümkün olacağını belirtmiş; çalışanlara parça başı ücret ödenmesi fikrini ortaya atmıştır. Ancak Taylor insanı bir makine gibi gördüğü ve otokratik bir anlayışı içselleştirdiği için eleştirilmiştir. Bu düşünce, uygulamada ciddi bir biçimde kabul görmüş; o dönemde uygulayan kuruluşlara ciddi katkılar sağlamıştır. Sonrasında birçok bilim insanı ve uygulamacı yönetime ilişkin çok sayıda yeni model ortaya atmıştır. Elbette tüm modeller daha çok kar, süreklilik ve verimlilik üzerine odaklanmıştır.
Yönetimin kalite boyutuna baktığımızda, ilk başarılı çalışmaların Japonya’da başladığını görüyoruz. 1950’li yıllarda Toplam Kalite felsefesini benimsemeleri ve bu felsefenin hem Japon Devletinde, hem de Japon işletmelerinde başarıyla uygulanması ile ülke olarak o yıllarda önemli atılımlar yapıyorlar. Bu süreçte Japonlar kısa zamanda dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline geliyorlar. Japonların başarısına tanık olan ABD, 1987 yılında başkan Ronald Reagan’ın çabaları ile Malcolm Baldridge Kalite Değerlendirme ve Ödül Sistemini hayata geçiriyor. Uygulamanın yaygınlaşması ile ABD’li şirketler rekabet gücü yüksek Japon şirketleri karşısında kısmen de olsa avantaj sağlamaya başlıyorlar.
Avrupa’nın birlik olma fikri ile çıktığı yolda bahsi geçen iki dünya gücü ile rekabet edebilmesi için 1990’lı yılların başında ortak bir kalite bilinci ve uygulaması geliştiriliyor. Mükemmellik Modeli adı verilen sistem, Avrupa genelinde gittikçe yaygınlaşmakta. Bu sistem, uygulayan işletmelere, sivil toplum kuruluşlarına ve kamu kurumlarına daha iyi yönetme ve başarı sağlama konusunda avantaj sağlamakta.
Peki bu süreçte Türkiye olarak bizler hangi noktadayız?
Aslında verimliliğin yaşamımıza henüz bir kültür olarak yerleşmemesi karşımızda önemli bir sorun olarak duruyor. Özellikle kamuda hala istenen düzeye gelmiş değiliz. Bunun için öncelikle şuna karar vermemiz gerekiyor. “Adama göre iş mi?” yoksa “İşe göre adam mı?” Taylor bu sorunun cevabını 1900’lü yılların başında vermişti. Sonrasında ABD şirketleri ve devleti bu ilke doğrultusunda hareket etmiş ve yüksek bir ivme yakalamışlardı. Biz bu sorunun cevabını iyi bilsek de hala iyi bir biçimde uygulamıyoruz.
Günümüzde ülkemizde birçok yönetici hala Taylor’un bıraktığı yerde duruyor. Oysaki başarılı kuruluşlara bakıldığında, yönetim anlayışlarının; çağın gereklerine uygun, katılımcı ve sonuç odaklı olduğu görülüyor.
Uzmanlar, yönetimin en önemli işlevinin planlama olduğunu öne sürerler. Biz hala kızağa aldığımız üst düzey bürokratları Araştırma Planlama Koordinasyon birimine gönderiyoruz. En önemli işleve verdiğimiz değeri sanırım bu örnek iyi açıklıyor. Hiç unutmam, oldukça başarılı bir üst düzey bürokrat tartışma esnasında bana şöyle demişti: “Her şey kitaplarda yazdığı gibi değil, planlama önemli ama biz göçebe kültürü ile yetişmiş bir milletiz. Eskiden göç ederken plan yapılmazdı, büyüklerimiz de zaten göç yolda dizilir derdi.” dedi. İlginçtir; başarılı olan dahi yapılması gerekeni yapmıyor ya da eksik yapıyor ancak ciddi başarı sağlayabiliyor. Lakin bizim şansa bırakacak, riske atacak kaynağımız yok. Sürekli daha iyi yönetmenin yolunu aramalı ve bunları uygulamaya geçirmeliyiz. Unutmamalıyız ki, iyi yönetim huzur demektir, başarı demektir, refah demektir. Tüm bunlara kim hayır diyebilir ki?

Doç.Dr.Muharrem Tuna