İslamcılık ve Siyaset

İslamcılık ve Siyaset

Son zamanlardaki İslamcılık tartışması farklı yazarların yorumuyla kavramsal boyutun tartışıldığı bir noktaya taşınmış oldu. Farklı görüşlerin derinleştirdiği tartışma İslamcı nitelemesini, İslam siyaset ilişkisinin yeniden değerlendirilmesine vesile oldu. İslamcılığın bir tartışma nesnesi olması, özellikle kendi üzerinde düşünmesi, hayra alamet. Bu bir muhasebe hareketine dönüşebilir. Bu muhasebeye şiddetle ihtiyacımız var.
Tartışma her Müslümanın zaten İslamcı olduğu argümanına karşı tek bir nitelemenin yani Müslüman kimliğin neden yeterli olmadığı sorusuyla başlamıştı. Oysa ki Müslümanın Müslümandan başka bir isminin veya vasfının olamayacağı hükmünü nerden çıkarıyoruz? Kur’an’da Müslüman (Müslim) aynı zamanda mümin, aynı zamanda muhlis, aynı zamanda, muhsin olarak ve daha bir sürü başka vasfıyla niteleniyor. Müslim sözcüğü bunların hepsini bir bakıma içeriyor, ama bu isimlerin her biri Müslim olanın başka özelliklerine, vasıflarına işaret eder. Müslim sözcüğü Müslümanın her yanını anlatıyor olsa bütün bu vasıflara neden ihtiyaç duyulsundu? Kur’an’ın kendisi bizzat Müslümanın vasıflarını çoğaltmışsa biz kullara ne düşer? Yeter ki bu vasıflandırma Kur’an’ın çizgisinin dışında olmasın.
Peki İslamcılık Müslümanın hangi vasfını işaret ediyor ve bu vasfı ne kadar geçici, ne kadar aslî, ne kadar modern, ne kadar siyasal? Siyasal olan aynı zamanda modern olmak zorunda mıdır? Müslümanın ‘İslamcı’ vasfı da aslında onun siyasal boyutuyla ilgilidir ve bu boyutuyla onun ayrılmaz bir vasfıdır. Çünkü siyasallık genelde insanın, özelde tabii ki Müslümanın da özünde olan bir şeydir.İslamcılık sadece bir muhalefet söylemi midir? Öyle olsa Abdülhamid’in İslamcılığı veya Mehmed Akif’in Osmanlı’nın beka sorunsalına ve ittihad-ı İslam idealini hedeflemiş İslamcılığı hangi iktidara muhalif bir söylemdir?
Siyasallık çok büyük projelere sahip olmaya gerek olmaksızın da en temel düzeyde taraf olmakla ilgilidir. Baştan itibaren İslam’ın bütün söylemleri Müslümanı bir taraf olmaya zorlar. Adem’in yaratılışıyla ilgili hikayeden başlayarak Kur’an Müslümanı şeytana ve insanlardan dostlarına karşı Allah’ın yanında durmaya davet eder. Siyasalın en temel tanımı budur ve bu tanım şu veya bu projeye sahip olmaktan önce de Müslümanın siyasallığını belirleyen bir şeydir. İslam’ın özü olan tevhid baştan sona bu tarafı belirlemeyle ilgilidir. Başka ilahları reddetmek, işe bir ret ile başlamak ve kendisine evvelinde ahirinde uyulacak yegane otorite olarak Allah’ı tanımak.
İnsanlara ilahlık taslayan güçlere karşı reddiyeci bir duruş sergilemeden Müslüman olunmadığına göre, ve ilahlık taslayanlar her dönem ve bağlamda var olduğuna göre, siyasallık Müslümanın varoluşunun en temel düzeyidir. İslamcılık Müslümanın bu haline işaret eder ki, bu isimlendirmeye hiç ihtiyaç duymadan da Müslümanın bu boyutu anlatılabilir. Kur’an bu kavrama müracaat etmemiş mesela.
Yeni bir kavrama ihtiyaç duymak biraz da kavramların toplumdaki iletişimi sağlayabilmesiyle ilgilidir. İslamcılık kavramı, belli bağlamlarda Müslüman kavramındaki işlev daralmasının bir sonucu olarak devreye girmiştir ki, bizzat kavramın ortaya çıkışı 19. Yüzyıl’dan çok daha gerilere gider. ilk dönemlerde de bizzat bu kavrama müracaat edilmiştir. İmam Eşari’nin meşhur eseri Makâlâtu’l-İslamiyyîn ve İhtilafu’l Musallîn (İslamcıların Sözleri ve Musallilerin İhtilafları) başlığını taşıyor ki İslamcılardan kasıt tam da İslam’ı doğru anlayıp yaşayan ve mücadelesini verenlerdir. Zaman zaman ortaya çıkan mücahit, murabıt gibi kavramlar da dönemlerinde İslamcılığın ifade etmek istediği anlamları ifade etmiştir.
İslamcılık tartışmasını başlatan iki taraftan biri olan Mümtazer Türköne, İslamcılığı belli bir dönem için İslam’dan yola çıkılarak geliştirilmiş Marksizm veya liberalizm ile aynı kulvarda rekabet etmeye çalışan bir siyasi proje olarak görüyor ve bu haliyle iktidara geldiği halde hedeflerini gerçekleştiremediğini anlatıyor. Neden? Çünkü ona göre İslamcılığın asıl yeri muhalefettir o yüzden bir muhalefet söylemi olarak cazip sayılabilen İslamcılığın iktidara gelmiş olması onun bizatihi başarısızlığının tek başına bir göstergesi sayılabilir.
İktidarı her zaman İslamcılığın ötekileştirdiği bir konum olarak görmek bana göre Türköne’nin İslamcılık hakkındaki asıl yanılgılarından biridir.
1. Türköne bunu yer yer “normatif bir ilke” olarak, yani “İslamcılık sahici olacaksa hep muhalefet olarak var olmalıdır” mealinde, yer yer de “olanı betimleyici bir tespit” olarak ortaya koyuyor.
Öncelikle bir durum tespiti olarak yapıyorsa, doktora tezi olarak çalıştığı 19. yüzyıl İslamcılığının nasıl bir konumdan hareket ettiğini iyi düşünmek gerekiyor? 150 yıllık bütün tarihi boyunca hep muhalif bir hareket olarak kaldığını söylediği “bu ideoloji” Abdülhamid’in zamanında da mı bir muhalefet ideolojisiydi? Ya Mehmet Akif’in ve ilk dönem Sebilürreşad çevresininki?
Türköne “Bu güçlü siyasî akım, sistematik olarak hep iktidarın uzağında tutuldu. İslâmcılık, -Abdülhamid dönemi de dâhil- hiçbir zaman devlet katında resmî bir koruma ve himaye görmedi” diyor. Bizatihi iktidarın şu veya bu amaçla benimsediği bir ideoloji nasıl iktidardan uzak tutulmuş olabilir ki? İktidardakilerin siyasetlerine yön veren bir anlayış, bir duruş, içte ve dışta ittihad-ı İslam stratejisi bizatihi İslamcılık değil miydi? Bu haliyle bir iktidar ideolojisi olarak mevcudiyetini ayrıca “himaye ve koruma” çerçevesinde düşünmeye gerek var mı? Bu dönemde İslamcılık adına ortaya konan söylemin devletçiliği sonraki İslamcı söylemlerin ayıklamayı bir türlü başaramadığı sağcı muhafazakar unsurlarının da kaynağı değil miydi? Esasen Cumhuriyet öncesi ve sonrası İslamcılığın iktidar-muhalefet ilişkisi açısından farklı halleri üzerinde çokça duruldu.
2. İslamcılık için muhalefetin normatif bir ilke olarak varsayımına gelince, hatırlatalım ki, İslam’ın öyle bir ilkesi yok. Sürekli ve her halükarda kinik bir muhalefet güzellemesi ile İslam’ın sorumluluğu önplana çıkaran siyaset felsefesinin bağdaştırılabileceğini hiç düşünmüyorum. Nesnel olarak iktidar şansı olmayanların ürettiği muhalefet teolojileri ile İslam’ın işi olmaz.
Esasen İslamcı siyasete sadece muhalefet rolünün yakıştırılması kanımca yine onun tabiatını yeterince iyi değerlendirememekle ilgili bir durum. Bu konu aslında İslam’ın siyasal-ilahiyatının da ayırt edici bir yanı. Ernest Gellner’in (yakın zamanlarda Kabalcı Yayınevi tarafından Müfit Günay’ın başarılı çevirisiyle yayımlanmış ) Muslim Society isimli eserinde diğer dinlerle karşılaştırmalı olarak İslam’da işaret ettiği bir özellik, İslam’ın dünyada hızlı bir başarıyı ve kitabının bütünlüğünü sağlamış tek din olduğudur. Hıristiyanlık zayıf kaldığı için Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmek zorunda kaldı, güçlendiğinde de onu sahiplenmeye cüret edemedi. Yahudiliğinse durumu daha da karışık. Peygamberleri Hz. Musa zamanında vaadedilmiş topraklarına girememiş, girdiklerinde bile rahat edememiş ve hiç bir zaman sürgünden kurtulamamış, dünyadaki emellerini gerçekleştirememiş bir topluluk. Sürekli diaspora halinin ulaştırdığı yerin siyonizm olması Yahudiliğin bedelini bütün insanlığa ödettiği bir siyasal teoloji.
Oysa Müslümanlar, Gellner’e göre, Mekke’deki 13 yıllık ağır tecrübenin ardından Medine’ye hicret etmiş orada hızla iktidarı kurmuş, kitapları ve hayat modelleri uygulamalı olarak tamamlanmış ve bunun teolojik söylemini de bütün zamanlar için üretmişler.
Bu karşılaştırmaya, proleteryasını hiç bir zaman istediği yere ulaştıramamış olan Marksizmin tecrübesini de katarak baz alırsak, Müslümanlar bir hayat içinde olabilecek her türlü siyasal konumu yaşamış ve her türlü durum için bireysel ve toplumsal bir fıkıh üretme tecrübesine sahip oldukları gibi, hayatı dinamik bir süreç olarak algılayıp bunun siyasal fıkhını da üretebilmiş bir topluluk. Bunun onlara çok özel bir nitelik kazandırmadığını söyleyemeyiz herhalde. Farklı fıkıhlar arasındaki geçişliliklerde kuşkusuz bir bütünlük ve tutarlılık aranır. Süreç menzilden kopuk değildir çünkü.
Şu kadarını rahatlıkla söyleyebiliriz ki, siyasal teolojileri bütün bir süreç fıkhını ihata edebiliyor olmak diğer dinler ve siyasal ideolojiler arasında bir tek Müslümanlara nasip olmuştur. Ancak burada da şu ihtiyat payını elden düşürmeden: İslam’ın bütün boyutlarıyla dünyada “tamamlanmış”, ideallerini bir dönem için gerçekliğe aktarabilmiş bir din olması bütün Müslümanların her zaman bu bütünlüğü kurabildikleri anlamına gelmiyor.
O yüzden Müslümanların iktidarına yine Müslümanların muhalefeti hem teorik olarak mümkün hem de bunun sayısız tarihsel örneklerine rastlarız. Bugün de bunun böyle olmasının önünde hiç bir teorik engel yoktur. Yani daha açıkçası İslamcı özellikleri de olan bir iktidara muhalefet etmek esas itibariyle İslam’a muhalefet etmek demek değil. Bu, adı öyle konulsun veya konulmasın, İslamcılığın ne kadar hegemonik (Foucaultcu anlamda iktidar) olduğunun başka bir işaretidir sadece.