Dünya Barışı ve Din Adamlarının Rolü

Dünya Barışı ve Din Adamlarının Rolü

‘‘Ne mutlu barışı sağlayanlara! Çünkü onlara Tanrı Oğulları denecek’’

(İncil, Matta 5. 9)

Deyrulzafarn (Mor Hananyo) Manastırı – Mardin

Filüksinos Saliba Özmen- Mardin ve Diyarbakır Süryani Metropoliti

Belki eksikliği çok hissedildiği için, en çok kullanılan kavramlardan biri barıştır. Hayatın oksijeni olduğu için barış en çok arzulanan ve istenendir. Bu kavramın çağrışımları, düşünceleri motive etse de, yaşam pratiği içinde bu konuda yaşanan zorluklar ve engeller de bilinmektedir.

Barış, ruhsal bir uyanışla içsel dünyada başlayan ve toplumsal düzlemde akması gereken bir can suyudur. Önce, insanın iç dünyasında şekillenmeli-başlamalı ve insanlığın bütün damarlarına sirayet etmelidir.

Barışın yolu dar ve engebelidir. O salt günlük konuşmalara ve ibadetlere sığdırılmayacak kadar derin anlamlar içermektedir. Rabbin doğrularına yakın olmayı gerektiren, hayatın her alanında yaşanması gereken bir anlayıştır. Düşüncede ve ruhta devamlı yenilenmeyi gerektiren bir süreçtir. Alternatifi yoktur. Barış yolu az seçilen sevgi yoludur. Sorumluluk yoludur. Özgürlük yoludur. Üretkenlik yoludur. Dayanışma ve yardımlaşma yoludur. Başkalarını olduğu gibi kabullenme ve anlama yoludur. Ruhta ve düşüncede yenilenme yoludur. Arınma ve bağışlama yoludur. Hafifleme ve rahatlama yoludur. Sabır yoludur. Adalet yoludur. İyilik ve yapıcı üretkenlik yoludur…

İnsanın içindeki bu yollar, düzleşebildiği oranda, dış dünyada barış sağlanabilir. Onun için iman, umut, sevgi ruhlarda daha çok gelişmeli ve pekişmelidir. Bu üç payanda ile güçlenmiş insanların tutumları esnek olur. Siyasi katılaşmadan uzaklaşır. Rota değişikliği yapmadan barışa dair bilinçlenmeyi ve farkındalığı geliştirerek bu yolda yürünmeli ve ilerlenmelidir. Ruhlar ve düşünceler büyüdükçe, insani benlikler genişledikçe, bu yolun darlığı genişler; engebeliği, düzlüğe dönüşür.

Sosyal hayat, maddi ve manevi dünyanın gereklerine göre şekillenir. İnsanın barışıklığı için ruh ile beden arasındaki denge ne denli önemli ise, dünya barışı için de, bu iki dünya arasındaki denge o denli anlamlıdır. İnsani yükseliş, var olan her şeye sevgi ve şefkat dolu bir bakış geliştirmekle olur. Barış, bu yükselişin içsel ve sosyal temellerini güçlendiren erdemleri keşfetmek, yaşamak ve yaşatmak için işlevsel etkilere sahiptir.

Barış içsel bir disiplin gerektirir. Bütün disiplinlerde olduğu gibi bu disiplinin özünde de benliği azarlama ve gururu yenmeler vardır. Benliğin arzularını dizginleme ve değiştirme bağlamında hiçbir şey, yapıldığı halde bilinmeyen hizmet ve iyilik kadar barışın egemen kılınmasında yararlı değildir. Barışı egemen kılma adına yapılan her hizmet ve her iyilik, fani dünyada yaşamanın bir bedeli ve kirasıdır. Onun için yardımlaşma, dayanışma, merhamet, ilgilenme, başkasını olduğu gibi benimseme, kabullenme gibi yaklaşımlar, barışseverliği yapılandırır. İnsanları tembellik ve boşluktan çekip çıkarır. Hayata anlam katar. Günümüz koşullarında böyle bir tutum zor gözükse de, aslında bu, her kültürde ve her inançta var olan bir ilişki tarzıdır. Hayata hizmet ruhuyla bakmak, kimseyi kötülememek, kimseyi dışlamamak, olumsuz koşullanmalara yenilmemek,  kavgacı olmamak, uysal olmak, başkalarına yumuşak davranmak, çağdaş toplumda insana değer vermenin gereklerinden bazıları olsa da, dünyada yaşamak istediğimiz barışın da olmazsa olmazlarındandır. Bunları yaşamak ve yaşatmak için, din adamları bütün söylemlerin ötesinde, her şeyi aşan sakin ve lütufkâr bir ruhla, ezberci yaklaşımlardan sıyrılarak, barışın egemenliği için bu değerlerin hayatiyetini devamlı dile getirmelidir. Dile getirmekle kalmayıp bunları özümseyip barış ruhuyla pratiğe dökmelidir. Dünya üzerindeki devletler ve kurumlar, aynı organizmanın farklı organları gibi insanların hizmeti için vardır. İnsanlık da bir aile ise, bu organizmanın farklı organları ve bu ailenin saygın üyeleri karşılıklı bağımlılık ilkesinin anlayışıyla birbirlerini devamlı onurlandırmalıdır.

Günümüzde dünya genelinde yaşanan sosyal, ekonomik, siyasal çalkantılar, maddi dünyadan gönül dünyasına götüren bir yol bulmanın, bulunacak yolda yeniden ruhla buluşmaya gayret etmenin gerekliliğini hissettiriyor. Sarsıntılar bunu adeta dayatıyor. Çünkü insanlık kendini keşfettikçe, ruhuna yaklaştıkça, insanın/lığın barışı sağlanacak ve acıları azalacaktır. Değişen dünyada değişmeyen gerçekler yok olursa, her şeyin temeli olan barışın anlamı kaybolur. Barışı sağlamak için Allah’ın bize bağışladığı en muhteşem güç, önyargılarımızı, düşüncelerimizi ve algılarımızı değiştirme ve geliştirme gücüdür. Bunu yapabildiğimiz oranda dünya barışına katkı sunmuş oluruz. Barış yeni bir şeyler yapmaktan çok, yeni bir şey olmakla olur. Kullanılan dilin karşıdaki algıda nasıl karşılık bulacağını/bulduğunu düşünmekle gelişir. 

Altüst oluşlarda barışa özgü anlamların zayıflaması, algılamalara uzaklaşma ve güvensizlik katar. Onun için dünya üzerindeki bütün ruhani gelenekler, barış için yeniden ‘Allah ve İnsan sevgisinde’ buluşmaya gayret etmelidir. Sosyal düzlemde, bir araya gelmelidir. Özdeki barışı ortaya koyarak pratiğe dökmelidir. Yakınlaşma ve tanışma, geçmişte örülen duvarları yıkarken, yeni duvarların örülmesini engeller. Dünya barışı için yakınlaşmak ve anlaşılmak çok önemlidir. Din adamları, düşünce ve kültür insanları, işitsel ve görsel medya, dünya barışının sağlanmasında öncü rol almak istiyorsa, bu bağlamda göze çarpan kayıtsızlığı ve eksikliği her zaman bir ayna gibi topluma yansıtmalı ve bu önemli sorumluluğunu yerine getirmelidir.

Görüldüğü gibi, barış kültürü evrensel bakış ve ruhsal yaklaşım gerektirir. Bu yaklaşım, hayatı bütün boyutlarıyla kuşatabilirse, eşitsizlikleri ve dengesizlikleri giderebilirse, dünya üzerinde barış büyür ve gelişir. İnsanı ve değer odaklı düşünceyi merkezine koyan değiştirici ve dönüştürücü gücüne kavuşur. Üretim (yumurta) ve üretim yeteneği (tavuk) arasındaki denge sağlanır.

Barış doğal yaşamın bir gereğidir. Ruhun temel bir ihtiyacıdır. Allah’ın bir yansımasıdır. İnsanlar Allah’tan gelen bu yaşamın ışığını ve sevgisini egosal davranışlarla kirleterek hayata olduğu gibi akıtamadığından, barışta, ilişkilerde ve etkileşimlerde olumsuzluklar yaşanıyor. Dünya barışı için insanlık, kısıtlayıcı ve dışlayıcı bütün yaklaşımları atıp, yerine Rabbin kutsadığı kucaklayıcı anlayışları ikame etmelidir. Ezberci yaklaşımdan uzak, özümsenerek yaşandığında, bürüneceği evrensel karakter gereği, tamamlayıcı bir anlayış kazanır.

Hayattaki temel amacın düşünceyi geliştirmek olduğunu önceden fark eden Süryaniler, tarihte, Mezopotamya coğrafyası üzerinde bilgiyle bilginin üretildiği ve düşüncenin geliştirildiği sosyo-kültürel-ruhsal çabaların öncülerindendir. Bir doğu dinamiği olarak, Doğu kültürünün dinamikleri aracılığıyla, Doğu-Batının ruhsal-entelektüel üretkenliğine katkı sundular. İslamiyet’in bölgeye gelişinden önce başlayan bu etkinlik, bazen güçlü, bazen aksayarak, 13. yüzyıla kadar sürdü. Süryaniler, hep başka inançlarla, kültürlerle yaşadı. Bunu yaşarken, daima yaşatmayı de düşünen bir anlayış içinde oldular. Fakat gelinen noktada, Süryaniler, bir arada yaşadığı diğer inançlardan ve kültürlerden yaşatmayı düşünen bir destek ve teşvik beklemektedir.

Bu geçmişin ve anlama kültürünün öğrettiği inanç,  ‘Allah’ı her şeyden daha çok, komşuyu da kendimiz gibi sevmeyi’ emreder. Burada komşu insandır. Ve bu insan kardeştir. Bir kilise babasına göre, ‘‘bir insan (kardeş) ne denli küçükse, Rab o denli mevcuttur o insanda.’’ Allah’ı -bize göre- vasıfsız insanda görebilmenin somut bir ifadesidir bu. Buradaki küçüklük, sosyal ölçütler bağlamında algılanmalıdır.

Hayata bakışımızı, sorumluluk anlayışımızı bu düşünsel verilere göre şekillendirebilirsek, sosyal algılamalarımız dönüşecektir. Yaşamın bütünlüğünde aynı organizmanın farklı organları olarak, karşılıklı bağımlılıkla, birbirimizi tamamlama ruhuna kavuşur ve bu şekilde inançsal ve kültürel benliklerimizi konuştururken, barışsever insani benliğimizi ihmal etme gafletinden kurtulmuş oluruz. Barışı yaşatabildiğimiz ölçüde diğer değerlerimizi sahiplenebilir ve geleceğe aktarabiliriz.

Yeni ruhsal uyanışlar ve aydınlanmalar, dünya barışını geliştirmekle kalmaz, yaşamdan daha çok haz almayı beraberinde getirecektir. Ruhlara sinmiş karanlık engelleri ortadan kaldırır. Onun için, hız çağında barışın kuşatıcılığı için ruhsal terbiye ve bilgilenemeye ihtiyaç var. Konuşma dilinde ve literatürde üstünlük ve aşağılık çağrıştıran, negatif anlamlar yüklü bütün kavramlar ayıklanmalı, hiçbir alanda kullanılmamaya özen gösterilmelidir. Hayata ahlaki değerlerini yüklemek, gelecek kuşaklar adına yapıcı telkinlerle bu uğurda çaba gösterenleri desteklemek, barışın gelişmesine önemli ölçüde katkı sunacaktır. Barışın sağlanmasında esas mesele, şefkatla vicdanın buluşmasıdır. Bunların birbirini beslemesi ve birbirini kollamasıdır. Modern yaşamın biçimlendirdiği bireye karşı, toplumsal farkındalık ve barışsever değerler adına insanlığın kadim dayanışma ruhunu devamlı canlı tutmaya gayret gösterilmelidir. Farklılıkları evrensel değerlerle bütünleştirecek barış kültürü adına bu yapmalıdır. Gerçek ve doğal olan hiçbir değerin tehdit edilmemesi için yapılmalıdır. Dünya barışı için, akıl ve sevgi gücünden beslenecek erdemli bir anlayış ön plana çıkmalıdır. Çalkantılı bu değişim sürecinde devletler başta, özdenetim ruhuyla herkes barış kültürünün geliştirilmesine daha çok katkı sunmalıdır. Bu konuda daha çok çalışılmalı ve üretken olunmalıdır.

Aslında dünya barışının gelişmesi ve serpilmesi düşüncelerin iyileşmesine bağlıdır. Bu da ancak evrensel bakabilen, geniş bir gönül ve derin bir bakış açısı geliştirmekle mümkündür. Barışı yüceltecek bir zihniyetin pekişmesi için, herkes (ve özellikle önder insanlar) öğrenme ve gelişmenin bir gereği olarak, barışsever bir tutum içinde olmalıdır. Adil olmanın zorluğu bilinse de, ilişkiler ve iyilikler, adalet ruhuyla yapılmalıdır. Düşünceler yeni doğrulara açık tutulmalıdır. Barış adına çözümler geliştirirken kışkırtmalardan ve kutuplaşmalardan uzak kalınmalıdır. Çatışma kültürü yerine ruhani geleneklerin derinliğindeki ‘‘maya’’dan yeni bir dönüştürme kültürü geliştirilmelidir. Hizmetkar liderlik anlayışı iç dünyalara daha çok hakim olmalıdır. Siyasi anlamda Doğu-Batı ekseninde gelişen çabalar ve tartışmalar, değişimin ruhunu anlayan bir düşünceyle sentezleyerek yapılmalıdır. Düşüncelere, kutuplaşma değil, Doğu-Batı sentezini doğuracak anlayışlar hakim olmalıdır.

Barışseverlik, insanın kendi değerini, sınırlarını anlama ve kendini geliştirme gücünün bir kaynağıdır. Dolayısıyla barışsever insan,  Allah’a ulaşmanın yolu da barıştan geçtiğinin bilinci içinde sorumlu davranır, sahip çıkar, değer verir, paylaşır, yardımlaşır ve dayanışma içinde olur. Çünkü çok iyi bilir ki, barış şiddet ve güçle değil, barış ile sağlanır. Barış içinde eken barış yapıcıları doğruluk ürünü biçerler.  (İncil- Yakup. 3-18)  

Rabbin kuşatıcı ve iyileştirici gücü dünyada barışı egemen kılsın.