Dünü bugünü ve yarınıyla arap baharı

Dünü bugünü ve yarınıyla arap baharı

Yaklaşık bir sene önce Tunus’ta başlayarak Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkelerinde domino etkisiyle yayılan Arap Baharı şüphesiz 2011 yılının en önemli olayları arasında ilk sıralarda yer alacaktır. Tunus, Mısır ve Libya’da diktatörlerin onlarca yıllık iktidarını sona erdiren bu dalga, ardından kurulacak yeni yönetimler ve bu yönetimlerin mimarlarını da tarihi bir sorumluluk altına sokmuştur. Hareketin ilk durağı olan Tunus’ta ki gelişmeler ilk günlerde yaşanan bu sosyal hareketin devrim olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiştir. Müslüman toplumlarda devrimler değil saraylarında idareci değişiklikleri ile olur yönündeki meşhur Oryantalist klişe yeniden hatırlatılmış ve sıklıkla dile getirilmiştir. Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi, Sovyet Devrimi Avrupa’da neyi değiştirdiyse Ortadoğu’daki devrim dalgaları da bir o kadar şeyi değiştirdi ve değiştirmeye de devam edecektir. Değiştireceği şey insanın tabiatı olmayacaktır. Kadın ve erkeğin tabiatı olmayacaktır. Birilerinin ütopik beklentilerini bir günden bir güne gerçekleştirecek de değildir. Devrime herkes başka bir anlam ve beklenti atfediyor olabilir. Bu kaçınılmaz bir durumdur. Devrim zaten birbirinden çok farklı beklentilerin hepsini bir noktaya celp edebilen bir büyük cereyana tabi bir süreçtir. Devrimin hiçbir partiye, gruba veya belirli bir aktöre mal edilemeyen bir toplumsal tabiat olayı şeklinde tezahür etmesi aslında bütün siyasi aktörlerin veya toplum mühendislerinin üzerinde ibretle duracakları bir konudur.
Türkiye başından beri etki ve ilgi alanı içerisinde yer alan coğrafyalarda yaşanan gelişmelere karşı son derece duyarlı ve ilgili olmuştur. İsyan hareketinin tesir ettiği ülkelerde halkı tarafından artık istenmeyen devlet başkanlarına – Zeynelabidin Bin Ali, Hüsnü Mübarek, Muammer Kaddafi ve Beşar Esad- gitmeleri yönünde çağrılarda bulunmuş ve halkın reform taleplerine cevap vermeleri gerektiğini ısrarla ve defalarca dile getirmişti. Bu sosyal dönüşümle birlikte yeni bir dönemin eşiğinde olan ülkelerde Türkiye modeli kavramı sıkça dile getirilmiş ve kendiside yeni bir inşa sürecinde olan Türkiye’nin tecrübe ve bilgilerinden faydalanmanın önemli olduğu belirtilmiştir.
Arap Baharı’nın Gölgesinde Türkiye-İsrail İlişkileri
Mavi Marmara olayı İsrail’in bölgede tesis etmiş olduğu karmaşık, sahtekâr ve ikiyüzlü liderlerle işbirliğine dayalı düzenin sarsılmasını tetikleyen en önemli gelişmedir. İsrail’in işbirlikçisi yönetimlerin değişmesi ve bununla birlikte bölgede hızla yükselen Türkiye sempatisi Türkiye’nin epey zamandır üzerine serpili ölü toprağını silkip atmasıyla birlikte bölgede yepyeni bir konjonktür oluşmasını sağlamıştır. Yanlışa yanlış, zulme dur demenin risksiz bir şey olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Bazı liberallerin son zamanlarda dillendirdikleri eleştiriler bağlamında, Mavi Marmara gemisinin denize açılmasını engellemek gibi, içinde risk barındıran her türlü hareketten, eylemden alıkoyma hakkının devlete tanımasını gerçekten ister misiniz?
Birinin ne kadar güçlü olduğu kadar ne kadar güçlü göründüğü de önemlidir. Birinin ne kadar güçlü olduğu da başkalarının o güce karşı ne kadar ram olma istidadına sahip olduğu ile ilgilidir. İsrail ile ilişkiler söz konusu olduğunda yurt içinde ve dışında hemen devreye giren propaganda makinesi Türkiye’yi İsrail ile çatışması halinde başına gelebilecekler hususunda hayal gücünü fazlasıyla zorlayan bir şekilde devreye girer.
Türkiye’yi İsrail’le ilişkilerin bozulmasının maliyetler, hususunda tam bir ödlek konumuna itecek şekilde uyaranların bile net bir biçimde gördüğü bir gerçek var: Son zamanlarda İsrail’e karşı sergilediği tutumdan Türkiye’nin hiçbir kaybı olmadığı gibi aksine fazlasıyla kârlı çıkıyor. İsrail ile sözümona iyi ilişkilerin Türkiye’ye aşırı pahalı maliyetleri vardı ve Türkiye İsrail’e karşı kendi gerçek konumuna döndükçe hem bu aşırı pahalı maliyetlerden kurtuluyor hem de alternatif ilişkilerin bereketiyle coşuyor.
Doğrusu Türkiye potansiyeli itibariyle böyle bir teslimiyeti böyle bir siyasetsizliği hiçbir zaman hak etmiyordu. Oyunu kurabilecek, oyun içinde en azından aktif bir aktör olabilecek bir sermayeden asla yoksun değildi. Sahip olduğu maddi-manevi ve sembolik sermayeleri daha iyi bir dünyaya doğru harekete geçirebilmesi için muhtaç olduğu tek şey bu sermayenin varlığına olan inanç ve bunu kullanabilme kararlılığıydı. İsrail’le yaşananlar Türkiye’nin karar sahibi aktör olma konumunun basit bir uygulaması. Türkiye artık kararlarını kendisi veriyor.
Arap Baharı ve Türkiye
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Eylül ayı içerisinde “Arap Baharı”nın yaşandığı Kuzey Afrika ülkelerine gerçekleştirdiği ziyaretin her durağı Türkiye’de ve bölgede olduğu kadar dünya medyası tarafından da adım adım izlendi. Aslında merak edilen ve izlenilen sadece Erdoğan’ın şahsı değildi. Bundan daha önemlisi Türkiye’nin bu bahar mevsimindeki sembolik anlamlar taşıyan varlığı Başbakan’ın gezisi münasebetiyle daha bariz kendini gösterdi. Erdoğan’ın ziyareti öncesi Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy ve İngiltere Başbakanı David Cameron’un, Libya’ya giden ilk liderler olma telaşı ile alelacele yola çıkışları her iki lideri de komik duruma düşürdü. Onlarda belki de farkında olmadan Türkiye’nin bölgede kazanmış olduğu inisiyatifi tescil etmiş oldular.
Başbakanın bu ziyaretinin tarihsel önemi sadece Türkiye’nin bölgeyle bütünleşme ve kaynaşması bağlamıyla sınırlı değildi. Erdoğan’ın laiklikle ilgili Mısır’da verdiği demeç ve sonrasında Tunus’ta ve Libya’daki açıklamaları da İslam siyaset teorisi, Türkiye’nin laiklik tanımı veya bölgenin sistem arayışları açısından tarihsel etkiler bırakacak bir tartışmayı ateşlemiş oldu.
Bilindiği gibi, Mısır anayasasında, 1923 yılından beri “devletin dininin İslam, dilinin Arapça ve yasama kaynaklarından birinin Kur’an” olduğunu ifade ediliyor. Liberal ve Kıpti kesimler haricinde ülkenin ekseriyetini oluşturan diğer gruplardan da buna karşı bir itiraz gelmiyor. Bu yönüyle Erdoğan’ın laiklik yönündeki mesajlarının bir iletişim kazası olduğunu düşünmek mümkün. Çünkü Mısır’da Erdoğan’ın şahsına karşı duyulan sempati, belki de ülkenin tek uzlaşma konusuydu ve durduk yere gereksiz tartışmalar yaşandı.
Doğrusu “Türkiye Modeli”ne ilgi duyan ülkelerin Türkiye’den almayacakları belki de tek şey laikliktir. İster batıdaki ister Türkiye’deki uygulamasıyla olsun laikliğin Arap halklarına vaad edebileceği hiç bir şey yok. Eğer din, vicdan ve ifade özgürlüğü kastediliyorsa, bunun İslam hukukunda herhangi bir laik rejimden çok daha güçlü biçimde garantiye alındığına inanıyorlar.
Nitekim geçtiğimiz Temmuz ayı başlarında Anayasadaki din, vicdan ve ifade özgürlüğü konularını tartışmak üzere toplanan 32 partinin 28’i, mevcut maddelere dokundurmama konusunda tam bir mutabakat metni imzaladılar. Bu metin sözkonusu tartışmayı başlatan kimi gruplara karşı ciddi bir mesaj içeriyordu.
Mısır toplumunun hassasiyet gösterdiği bir konuda Başbakan’ın laiklikle ilgili sözleri hayal kırıklığı yaratmış olabilir. Erdoğan’la birlikte görünmeye önem verenler bile konu bu olunca tepki göstermekten geri durmadı. İhvan-ı Müslimin hareketi de, resmi bir açıklama yaparak sözü Başbakan Erdoğan’ı Mısır’ın iç işlerine karışmasına kadar getirdi.
Bölgenin hassasiyetlerini en iyi bilen kişilerden biri olan Erdoğan’ın laiklikle ilgili sözlerinin nasıl bir sonuç doğuracağını bilmemesi mümkün değil. Kaldı ki konuşmasında geçen “laiklik” Arapçada “dinsizlik” anlamına gelen kelimelerle tercüme edilince tartışmanın şiddeti daha da arttı.
Başbakan’ın konuşmasında dile getirdiği laiklik, demokrasi vurgulu ve kendisi tarafından tanımlanan bir laiklik olsa, Türkiye’de başarılı ve dindar insanları rahatsız etmeyen bir pratiğine henüz rastlamış değiliz. Türkiye için dindarlar da dahil olmak üzere her kesimin rıza göstereceği bir laiklik projesi de şimdilik ortada görünmüyor. Tam bir din ve vicdan özgürlüğü ile devletin tarafsızlığı prensibine dayanan bir laiklik tanımı Erdoğan liderliğindeki Türkiye’nin dünyaya sunacağı özgün bir modeli olabilir ve laiklik pratiklerine de bir katkı sağlayarak tarihe geçebilir.
Üstelik yeni bir laiklik tanımı, Müslüman siyaset teorisi için yeni içtihatlar doğuracak bir girişim olarak değerlendirilebilir ve tartışılabilir de… Aslında Başbakan da “İslam’a aykırı ise beni ikna edin” derken bu ifadelerinin tarihi ve teorik bir tartışma başlatacağının farkında olduğuna işaret ediyor.
Laikliği herhangi bir şekliyle kabule yanaşmaya niyeti olmayan Arap Baharı ülkelerinde bu sözlerin bir karşılığı olmayacağına göre, laiklik tartışmasının asıl muhatabının da, Türkiye ve Batı kamuoyu olduğu belli. Böylesi bir konuşmanın Türkiye veya bir Batılı ülkede değil de, potansiyel risk ve maliyetlerine rağmen, Kahire’den yapılmasının ise ayrı bir önemi ve etkisi var. Ancak bu da daha çok tartışılması gereken farklı bir konudur.
Sonuç
Türkiye olayların başladığı ilk günlerden bu yana yaşananlara olan ilgisini ve etkisini her zaman canlı tuttu ve bundan sonra şekillenecek politikalar da yine bu minvalde seyredecektir. Gerek Başbakanın bölge halkları üzerinde sahip olduğu karizmanın etkisi gerekse de Türkiye’ de de devam eden yeni anayasa yapım süreci Mısır, Tunus ve Libya’ya bu konuda örnek teşkil edecektir. Türkiye, “herkes için daha adil bir dünya” tezini savunuyor. Bu karar diğer aktörleri pozisyon almaya zorlayacak bir karar olacaktır. Bu karara direnenlerin ise kaybedeceğini hep birlikte göreceğiz.