Dil ile yeksan olmak

Dil ile yeksan olmak

Çocukken veya gençken hepimiz, az ya da çok gizli gizli bir şeyler ama genellikle de şiir ve roman müsveddeleri karalamış, kimsecikler görmesin diye de onları yatağımızın altına, çekmecelerimizin içine, giysi dolaplarımızın üstüne yahut altına özenle saklamışızdır. Bazılarımız da cahil cesaretiyle olsa gerek yazdıklarımızı büyük bir yazar edasıyla herkeslere gösterip kurum yapmış, caka satmışızdır. Birçoğumuz için o günler artık çok gerilerde kaldı. Kimimiz artık ya hiç yazmıyoruz ve sadece okumakla yetiniyoruz, kimimiz ise bildiğimiz dilleri kullanarak hala bir şeyler karalamaya, düşüncelerimizi ve duygularımızı aktarmaya devam ediyoruz. Ben de bu sütundan bugüne kadar biriktiğim bazı fikirlerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım.

Karşımızda yeni bir ruh ile çıkarılmaya başlanan yepyeni bir gazete var. Her yeni gazete için bir ilkyazı kaleme almak herkes gibi benim için de her zaman çok heyecan verici olmuştur. 1996 yılında kaleme aldığım ilk bilimsel makalem olan “Karamanlıca Diğer Bir Nevşehir Salnamesi”nden bugüne kadarki zamanda yayımlanmış birçok bilimsel ve popüler yazım olmasına rağmen bu yeni gazetedeki ilkyazımı kaleme alırken yine de aynı heyecanı hissediyorum. Dün gibi hatırlıyorum ilk gazete makalemi de 1999 yılında Almanca bir gazete için yazdığımda ne kadar da sevinmiştim.

Yıl, 1997. Mevsimlerden yaz. Haziran’ın 10’u. Yer, Türkiye’nin yetiştirdiği büyük tarihçilerden biri olan rahmetli Ercüment Kuran’ın Ankara’daki evi. Birkaç akademisyen arkadaş Rahmetli Ercüment Kuran Hoca ile mülakat yapıyoruz. Mülakatın hararetli bir anında Ercüment Kuran Hoca bize şu suali yöneltiyor: “Sizce Türkiye’nin en büyük sorunu nedir?” Arkadaşlar iktisadi ve mali buhranlar, siyasi istikrarsızlıklar, darbeler, terör, demokrasi gibi muhtelif cevaplar veriyorlar. Ben ise tek bir kelime söylüyorum. Ercüment Kuran Hoca: “ben de seninle aynı kanaatteyim. Bu yaşıma geldim tespitimiz aynı oldu” deyip, beni tasdik ediyor. Hoca’nın sorusuna verdiğim tek kelimelik cevap: “DİL” 

Elbette ki dil başlı başına bir sorun değildir. Dil ile insanların kurduğu ilişki şekil ve mahiyet değiştirdiğinde ve bu değişiklik düzeysizleşme ve yüzeyselleşme halini aldığında sorun haline dönüşmektedir. Bu durum sadece Türkiye’nin sorunu da değildir. Aradaki ilişkinin seviyesizlik şekline girdiği her ülke için bu durum aynen sorun olarak karşılarına çıkmaktadır.

Çünkü insanlar dil üzerinden ve dil sayesinde anlaşmaya başlarlar ve anlaşma zeminlerini genişletirler. Bu genişleme de hem o dilin gelişkinliği hem o dili kullananların o dile olan vukufiyetleri oranında hem de o dilde yer alan kelimelerin zihinlerinde meydana getirdiği tasvir/imgelerin ortaklığının fazlalaşmasıyla artmaktadır. Büyük Alman filozofu Ludwig Wittgenstein (1889-1951) tam da bu sebeple şu dâhiyane cümleyi sarf etmiştir: “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır”

Evet, bir insanın dünyası sahip olduğu dilin sınırları kadardır. Ne kadar çok kelime ve kavram biliyorsak o nispette dünyamızın da genişlediğini fark ederiz. Çünkü insan ancak bir dil vasıtasıyla belli bir düşünceyi inşa edebilir ve bir silsile takip ederek o düşünceyi geliştirebilir. Aksi takdirde bir dili kullanmadan herhangi bir insanın zihninde herhangi bir düşünceyi inşa etmesi mümkün değildir.

Gelelim Türkiye’deki duruma:

Türkiye, değişik zamanlarda farklı farklı sebeplerle milli birliğinin zedelenmesi ya da dağılması tehlikesi ile karşı karşıya kalmıştır. Bugün de aynı tehlike kapımızı şiddetle çalmaktadır. Bu konuda endişe sahibi olanlar milli birliği muhafaza ve müdafaa etmek için çeşitli yollar denemektedirler.

Bunun için kimileri kutsal değerlerden dem vurmakta ve esas olarak “kutsiyet atfettiğimiz değerler tehlike altına girmiştir” demektedirler. Çözüm olarak mesela birçok yere bayrak veya minare dikmektedirler. Tepkisel olan bu harekete söylenebilecek pek bir şey yoktur. Ama belli ki bu, yetersiz bir duruş ve hattı zatında çaresizlik halinin bir göstergesidir. Sadece bayrak ya da minare dikerek tepki göstermek ve milli varlık ve birliği muhafaza ve müdafaa etmek imkânsızdır.

Kimileriyse kültürden dem vurmakta ve esas olarak kültürümüz tehlike altına girmiştir demektedirler. Bunlar da çözüm olarak mesela yabancı markalar yerine yerel ürünlerin tüketilmesini önermektedirler. Ancak bu arada yerel ürünlerin de sanayileşerek küresel döngüye girmesini ve böylelikle küreselleşen iktisadi-siyasi ahlakın Türkiye’yi de istila etmesini gözden kaçırmaktadırlar.

Ayrıca milli kültür sandığımızın aksine 21. yy. itibariyle artık tehdit altında da değildir. Bu tehdit 2000’e kadar doğruydu. Ancak küresel kapitalist sermaye, milli/yerel kültürlerin korunması hatta geliştirilmesi neticesinde daha çok kâr edebileceklerini gördükleri için kültürleri tekdüzeleştirmekten ve dünya üzerinde kültür emperyalizmi yapmaktan vazgeçtiler. En basitinden yerel kültürlerin sanayi ürünlerinin satışı için çeşni nevinden farklılık yaratma imkânı sundukları keşfedildi ve bu hususun ürünlerin pazarlanmasını kolaylaştırdığı tespit edildi. Örneğin Avrupa’daki Mc Donalds mağazalarında bir sene Türk, bir sene Rus ve bir sene Japon esintileri ile süslü hamburgerler ürün yelpazesine konarak dolgun kârlara imza atılmasına yardımcı oldular. Gastronomi de olduğu gibi moda ve mimaride de yerel lezzetlerin ve çizgilerin ürünleri sıkıcılıktan ve tekdüzelikten kurtarmada ve kârları arttırmada artık başat rol oynadıkları herkesçe malum hale geldi. Bu bakımdan esas tehlike yerel kültürlere yönelik değildir. Tehlike altında olan esasen milli dillerdir ve ancak bir dil vasıtasıyla kuşaktan kuşağa iletilebilen ve yaşatılabilen kutsal değerlerdir. Milli diller hızlı bir erozyona uğratılmakta ve küresel diller ama özellikle İngilizce karşısında sahip oldukları tasviri/imgesel farklıları koruyamamakta, içleri hızla boşaltılmaktadır.

Pekiyi, milli bir dilin bir insan ve insan toplulukları için önemi nereden kaynaklanmaktadır?

İnsanlar bir dilin içindeki kelimelerin zihinlerinde meydana getirdiği tasvirler/imgeler, hayallerin ve çağrışımların benzerliği oranında bir millet olmaya doğru evrilirler veya zaten eğer bir milletlerse millet olarak kalmaya devam ederler. Ortalama bir Türk’e bayrak dediğimizde zihninde canlanan tasvir ile ortalama bir ABD’liye bayrak dediğinizde zihninde canlanan büyük ihtimalle aynı olmayacaktır. Ortalama bir ABD’li için bayrak istisnalar hariç tutulacak olursa bir bez parçasından ibaret iken ve bayrak desenli şort/iç çamaşırı giymek bir beis teşkil etmezken ortalama bir Türk için bayrak kutsallık ifade etmektedir. Yine hükümdar kelimesinin ortalama bir Japon ile ortalama bir Türk’ün zihninde meydana getirdiği imgeler de farklı farklıdır.

Bir dilde bulunan bütün kelimelerin zihinlerdeki bu farklı karşılıkları birliği ve insanların zihinlerindeki benzerliği o insanların “Ortak Tek Bir Kimlik” oluşturan duygular içerisinde bir arada durmasına ve bu birlikteliği korumasına sebep ve yardımcı olur. Yani Türkçe yoksa Türk kimliği de yoktur. Türkçe ne kadar güçlü ve onu kullananlar da bu dile ne kadar vakıflarsa Türk kimliği de o derece güçlü olur. Bu bakımdan tekrar edecek olursam Türkiye bugün gittikçe büyüyen bu vahim tehlike ile karşı karşıyadır.

Burada karıştırılmaması gereken çok önemli bir husus var:  Bir dili mükemmelen konuşan bir kişi o dili konuşan millete doğrudan doğruya mensuptur denemez. Çünkü bir kimsenin yabancı bir dili öğrenmesi ile o kimsenin o dilde yer alan kelimelerin o dili anadili olarak konuşan ortalama bir insanın zihinde meydana getirdiği tasvirleri/imgeleri de aynı anda öğrenmesi kendiliğinden olmamaktadır. Bu husus bir kimsenin ülkesinde bulunan diğer bir dili mükemmelen konuştuğu zaman da geçerlidir. Mesela bir Türk, Amerikanca öğrense de “flag” kelimesi onun zihninde yine bayrak kelimesinin doğurduğu tasviri doğurmaya devam edecektir. Ta ki o Türk bilerek ve isteyerek flag kelimesinin ortalama bir ABD’linin zihninde meydana getirdiği imgeyi öğrenene ve onu taklit edebilene kadar.

Yine bu yüzden Türkiye’de bugün etrafımızda Türkçe konuşan insanları gördüğümüzde onların zihinlerinde meydana gelen tasvirlerin bizimkilerle aynı veya en azından çoğunun aynı olduğu anlamını da çıkarmamalıdır. Kısaca Türkçe konuşan herkes Türk değildir. Bu durumda sorun sadece Türkçe konuşanların sayısının arttırılması ile ilgili değildir. Ama aynı zamanda Türkçe’de bulunan derinlikli ve eşanlamlı gözüken kelimeler arasındaki farkların bilincinde olarak doğru şekilde kullanılmalarına dikkat etmek ve bu konuda hassasiyete sahip olmakla ilintilidir.

Bu konuya gelecek yazıda devam etmek üzere herkese sevgi ve barış dolu günler dilerim.

Teyfur Erdoğdu