Ah hürriyet sen nelere kadirsin !

Ah hürriyet sen nelere kadirsin !

Sivil İnisiyatif’in üçüncü sayısında özgürlük kavramını ele almış, tanımlamış ve tarif etmiştim. Şimdi sıra geldi hürriyet kavramına.

Hürriyetin en kısa ve özlü tanımı hür olma halidir. Tarifi ise şöyledir: Hürriyet bir kelime ve bir takıdan oluşur: Hür ve yet. -Yet eki burada olma, oluş ve içinde bulunulan hali gösterir. Medeniyetin medeni olma halini göstermesi gibi.

Pekiyi hür ne demektir?

Bazı kelimeleri anlatmak için tersinden bir yol izlemek birçok insana daha kolay ve anlaşılır gelir. Biz de bu sefer bu yolu tercih edelim. Hür, köle olmayan demektir. Köle olmamak ise iki kademelidir. Bu iki kademe gerçekleştiğinde kişi gerçekten ve tam manasıyla hür olur. Birinci kademe başkasının kölesi olmamaktır. Bu açık olduğu için üzerinde durmuyorum. İkinci kademe çetrefillidir: Kendinin kölesi olmamaktır. Açıklayayım.

Ancak önce hürriyet kelimesinin Jean-François Lyotard’ın différend kelimesi (Le Différend, Paris 1984) gibi başka dillere tek kelime ile tercüme edilmesinin mümkün olmadığını söyleyeyim. Hürriyet için enslavement kelimesi teklif olarak getirilebilirse de bu yeterli değildir. Çünkü enslavement kelimesinde kendi kendinin kölesi olmama hali yani self-enslavement anlatım dışı kalmaktadır. Bunun yanında hürriyeti freedom (Freiheit) ile çevirmek freedomın çağrışımları yüzünden mümkün gözükmemektedir.

Özgürlük yazısında da belirttiğim gibi insan ve hayvanda güdüler vardır ve bunlar ortaktırlar. Bu güdülerin harekete geçmesiyle nefs görünür olur. Varolan birçok güdüyü sınıflandırdığımızda bunları üç ana başlık altında toplayabiliyoruz:

  1. Hayatta kalma güdüsü.
  2. Üreme güdüsü.
  3. Kendini inşa etme güdüsü.

Güdüler tatmin edilmek için insan ve hayvanları harekete sevkederler. İnsan ile hayvan arasındaki fark da bu noktada açığa çıkar. İnsan için konuşan hayvan (hayvan-ı natık), siyasi, düşünen, sorun çözen hayvan gibi yakıştırmalar yapılmıştır. Aslında hiçbiri gerçek ile tam olarak örtüşmez. Nitekim soyut kavramları olmasa da yunusların da çok gelişkin bir dile sahip olduklarını, hayvanların düşünebildiğini, sorun çözebildiklerini biliyoruz. İnsan ile hayvan arasındaki esas fark güdülere dur deyip diyememede saklıdır. Hayvanlar bu manada güdülerinin kölesidirler. Güdüler onları ne zaman ve nerede hangi yöne sevk ederlerse hayvanlar bu güdülerini ne olursa olsun tatmin etme çabası içine girerler. İnsanlar ise akıllarını güdülerine baskın olacak şekilde kullanabilmeyi öğrendikleri çocukluk zamanlarından itibaren güdülerine dur diyebildikleri için güdülerinin sevkettiği yöne gitmek zorunda değillerdir. Kısaca insan -tanımı gereği ve hayvandan farklı yönü itibariyle- güdülerinin kölesi olmayandır. Örneğin bir kimse kaçırmak istemediği bir faaliyet veya faaliyetler bütünü için yemesinden, içmesinden belli oranlarda, belli zamanlarda (bu bazen bir ömür de olabilir), üreme güdüsünü tatminden ise tamamen feragat edebilir. Bunu bir hayvanın yapması ise imkânsızdır (şartlı reflekslerle öğrenme bir istisna değildir. Hayvanların küsme ve tavır koymaya benzer davranışları beraberinde yememeye başlamaları bir tercih değil geçirdikleri sarsıntı (trauma) sonucu ortaya çıkan ve engel olamadıkları zihinsel emirler neticesidir). Dediğim gibi bu durum insanın doğumundan itibaren cari değildir. Bir bebeğin aklını güdülerine baskın olacak şekilde kullanmayı öğrenecek raddeye kadar rahatlıkla güdülerinin kölesi olduğunu söyleyebiliriz. O halde insan doğduğunda (doğuştan) özgür doğar sonra hür olmaya başlar diyebiliriz. Doğduğunda insan olarak özünü gürleştirmek için özgürlük üzerine hareket ederken aklını güdülerine baskın olacak şekilde kullanmayı öğrenecek raddeye geldikten sonra hayvandan farklılaşmaya ve hürriyet üzerine hareket etmeye başlar.

Denklem kısaca güdülerimize ne kadar hâkim olabilirsek hürriyetimiz o nispette artacaktır şeklinde kurulabilir.

Hürriyet kavramı üzerine inşa edilen toplumsal ve siyasi yapılanmaların bu kavrama yükledikleri anlam ise şöyledir:

Özgürlük kavramını ele aldığım zamanki gibi gayet ilkel bir mekân ve zaman tasavvur edelim. Önüne geleni devirebilecek kadar güçlü kuvvetli bir insan hürriyetini yaşamak, kaybetmemek ve onu mümkün mertebe arttırmak yani hem başkalarına köle olmamak hem de kendi güdülerine olan hâkimiyetini ziyadeleştirmek için hayat yolculuğuna çıkar ve bu yolda ilerler. Yolda bir insanla karşılaştığında hayatta kalma güdüsünü tatmin etmek ve köle olmamak için onun tarafından alt edilmemeye çalışır. Bunun için ya kaçar ya da güç kullanarak karşısındakini etkisiz hale getirir. Bu arada karşılaştığı insanı alt ederek mallarına el koymaması ve onu köleleştirmemesi ancak bunu yapmaya kendisini sevk eden güdülerine dur diyebilecek hâkimiyete sahip olması ile mümkündür. Aksi takdirde güdülerini gürleştirme yolunda hareket edecektir ki buna özgürlük dediğimi biliyorsunuz. İnsan burada güdülerine yenik düşmeyerek karşısındakini ezmediğinde hayvandan farklı olma yani insan olma haysiyeti ile hareket etmiş olur. Böyle davranarak özgürlükteki gibi yine “aklı”nı kullanmış olur ama burada esas saik özgürlükteki gibi kendi çıkarını azamileştirmek değil insan olma haysiyetidir. Hatırlanacağı üzere özgürlükte  “Bir başkası benim özümü yok etmesin diye ben seninkini yok etmiyorum!” diyerek aklını kullanarak çıkarını gözetmek sözkonusu iken burada “Senin özünü zedelemiyorum veya yok etmiyorum. Çünki hayvan değilim ve güdülerimin kölesi olmak istemiyorum” şekline girer. Burada da akıl kullanılır ama bu sefer insan olma haysiyeti esastır. Başkalarına zarar vermemek için değil ama kendinin kölesi olmamak için hareket edilir. İşte bu noktada özgürlük üzerine tesis edilmiş olandan ayrı bir dokunulmazlık alanı (kamusal alan) inşa edilmiş olur ve bu alana gelecekte var olacak olanları da bağlayacak özellikler ve aygıtlar vazedilir. O alanda insanlar güdülerinin kölesi olmamak için akıllarını kullanarak hayvan olmaktan uzaklaşmaya çalışırlar ve çalışacaklardır. Çünki bu yapılmadığı ve tek başına yaşamaya devam edildiği takdirde etrafta güdülerinin kölesi (özgür) olan biri(leri)nin o tek başına yaşayanı yok etmesi imkân dâhilinde olduğu bilinmektedir. Artık insan haysiyetine dayalı kamusal alan kurulmuştur. Devletin nüvesi atılmıştır (bunun da Jean-Jacques Rousseau’nun (1712-1778) ortaya koyduğu içtimai mukavele kuramından farklı olduğunu söylemeye gerek yok). Bu kamusal alanın korunması için yasama, yürütme ve yargı organları yavaş yavaş teşekkül etmeye başlar. Kamusal bu alanda hürriyeti arttırmanın önünde herhangi bir engel yoktur. Bu türden bir kamusal alanda hürriyeti arttırmak için özel mülkiyet kamusal alan ayrımı özgürlüktekinin tersine silikleşmektedir. Hatta kamusal alan hürriyetlerin arttırılması ve tadına varılması için özel mülkiyete nispeten çok daha elverişli imkânlar sunar. Çünki kamusal alan özel mülkiyete oranla canlı-cansız varlıklarla çok daha sık ve yoğun olarak karşılaşılan alandır. Bu alanda canlı-cansıza karşı insan güdülerinin acımasız yönlendirmelerine insan olma haysiyeti dolayısıyla ve hür olma derecesiyle doğru orantılı olarak dur diyebilecektir.

Hürriyet kavramı üzerine kurulu bir kültür ve medeniyette yüceltilecek olan ve üstünlüğün kıstası şüphesiz insan olma haysiyetidir. Tekrar ediyorum çünki hürriyet kavramı üzerine tesis edilmiş bu tür medeniyetlerde “insan ancak güdülerine hâkim olabildiği, onlara istediği vakit dur diyebildiği zaman insandır” tanımı kabul edilir.

Burada özgürlükte olduğu gibi hürriyette de insanın güdülerine hâkim olabilmesi için güdülerine nasıl cevap verdiğine bakmamız gerekir. İnsan güdülerine nereye ve ne zamana kadar dur demelidir ki hem hürriyeti artsın hem de toplumsal bir hayata müsait davranış sergilesin?

Yukarıda bahsettiğim ilk iki sınıfta yeralan güdülere ölmeyecek kadar cevap veren insanların toplumsal hayat sürmeleri dolayısıyla da kültürel bir ortam ve medeniyet oluşturmaları pek mümkün gözükmemektedir. Bizim burada ele aldığımız bakış açısı barışçıl, huzurlu ve dengeli insani ve toplumsal hayat olduğu için her ikisini de sağlamaya yönelik bir tutum ile ilgileniyoruz. Yoksa öğretilerdeki aşırı riyazet, züht ve oruçlar (asceticism) konumuz haricidir.

Bu yüzden nereye ve ne zamana kadar güdülere dur demeli, hürriyetimizi ne kadar genişletmeliyiz sorusu bu noktada karşımıza çıkar.

İnsanlar özgürlük yazısında gördüğümüz gibi güdülerine üç yolla cevap verirler. Bunlar arasında hatırlatalım içgüdü yoktur: 1. Kendi denemeleri ve fikir yürütmeleriyle, 2. Başkalarının tecrübelerine, 3. Hiç kimsenin denemediği ancak üstün olduğu kabul edilen bir gücün emirlerine itaat ederek. Bunun yanına yine irade dışında vukua gelen şaikayı (Carl Gustav Jung’un (1875-1961) kullandığı manada hiss-i kalbe’l-vuku/sevk-i kaderi) da burada zikretmek icap eder.

Örneğin hayatta kalma güdümüzün sevkettiği yönde insan yiyecek ve içecek tüketecektir. Hangi yiyecekleri ve içecekleri tüketmesini bu üç yol söyler. Bir insan mesela: “Ben başkasından ne parasıyla ne hediye olarak ne de zorla -ki “özel mülkiyet” olmasa da komünist yanlıfikirde (ideology) bile başkasının malını almak hırsızlıktır ve suçtur- yiyecek almam hatta doğada bulunan bir ağaçtan bile bir meyve koparmam. Ancak kendi emeğimle yetiştirdiklerimden yerim” diyebilir. Bu hayatta kalma güdüsünün bir parçasına hâkim olma (hür olma) amacıyla yapılan bir harekettir. Bir başka örnek kendini geliştirme güdüsünü tatmin etmek isteyen birinin gününün çoğunu bedeni ibadet yaparak geçirmesi, uyumamak için saçlarını tavana asması, yıllarca bir lokma ile iftar yaparak oruç tutması, orasına burasına şişler sokması, ateşler, camlar üzerinde yürümesi, çivili yataklarda yatması da güdülerinin kölesi olmaktan kurtulmaya yani hürriyetin sınırlarını genişletmeye matuftur.

Burada tartışılması gereken bu tutumların insan ve toplum yaşamını ne kadar denge ile sağlayacak hareketler olduklarıdır.

Güdülere cevap vermede tutulan ikinci ve üçüncü yolların ise genellikle insanın güdülerine cevap verirken dengeli olunması fikri üzerine kurulmuş hayat tarzları önerdikleri kabul edilir.

Kısaca insan güdülerine dur der ve hürriyetini genişletirken bunu bireysel olarak yapabilirken kamusal alanda da güdülerine dur diyerek aynı ferahlığı yani hürriyetini genişletebilir.

Kamusal alanda güdülerine nereye ve ne zamana kadar dur diyeceği ise kültürlere ve vicdanlara göre değişir. Şöyle ki: Bir güdünün sevkettiği şeyin yanlış olduğunun kabul edilmesi yukarıdaki gibi üç yolla (his, kabuller ve itaatler ile) olur. Yanlış olduğu kabul edildiğinde hürriyet fikri ile hareket eden insan o güdülerini tatmin etmekten vazgeçer. Ancak çok açıktır ki tüm kültürler için ortak yanlışlar varsa da bir kültürde/vicdanda yanlış kabul edilen başka bir kültürde/vicdanda yanlış kabul edilmeyebilir. Bir kültür içinde yetişen biri de güdülerine bu yargılar içinde -vicdanın oluşumu kültürden bağımsızlığı oranında da- vicdanına göre cevap verir. Kamusal alanda herkesin kendini nereye ve ne kadar geri çekeceği ve(ya) çekmesi gerektiği sorusu işte bu şekilde belirlenir.

Sonuç olarak hürriyet güdülere cevap verirken hissedilerek, öğrenilerek, kabul ve itaat edilerek elde edilen yanlışlara boyun eğmeme ile ortaya çıkar, yaşanır olur ve dengeli toplumsal bir bütünü oluşmasına imkân tanır.

Herkese hürriyet dolu bir hayat dilerim.