“200 yıllık aşağılık kompleksimiz”den kurtulmak için geç bile kaldık

“200 yıllık aşağılık kompleksimiz”den kurtulmak için geç bile kaldık

Hepimiz Anadolu kültür varlıklarımızın dünyada çok önemli bir yere sahip olduğunda hemfikiriz. Binlerce yıllık Anadolu medeniyetleri birikimi bugün farkında olmadan günlük hayatımızın her safhasında yer etmiş durumda. Coğrafi olarak köprü durumunda olmamız hasebiyle Çin, Hint, İran, Mısır, Arabistan, Rusya, Orta Asya, Balkanlar ve Avrupa kültürleri de Anadolu’nun derinliklerine kadar nüfuz etmiş. Bu kadar yoğun ve uzun süreli bir birliktelik dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Asya, Avrupa, Amerika ve Afrika’daki coğrafî ve siyasî bölgelerin hemen hepsinde büyük çapta homojen bir yapıya rastlanır. Ya belli bir dinin ya da mezhebin, ya etnik bir yapının veya siyasi bir otoritenin hâkimiyeti hemen göze çarpar. Ama hiçbirinde Anadolu’da olduğu gibi Hristiyan mezheplerinin üçünü, İslamî mezheplerin beşini, bütün Balkan milletlerini, Kafkas coğrafyasının tüm mikro etnik unsurlarını, Yahudi inancının bütün dünyadan toplanıp gelmiş fertlerini bir arada bulamazsınız. Öyle ya da böyle bütün bu kültürler birkaç bin yıldır birlikte yaşamayı başarmışlardır. Arada meydana gelen küçüklü büyüklü siyasî ve askerî çatışmaları dünya hallerinden kabul etmek gerekir.
Son yüz senedir yaşadıklarımızın bunun tam tersi olduğunu iddia edenler olabilir. Mamafih, yemeklerimiz, halı kilim ve kumaş dokumalarımız, türkü ve şarkılarımız, inançlarımız ve tarihi yapılarımız tezimizi destekleyecek çok daha fazla ipucu verecektir.
Dünyadaki turizm hareketlerinin büyük bölümünün işte bu kültürel farklılıkları yerinde görmek için yapıldığına şüphe yoktur. Her ülke, turistlere kendi kültür varlığından kesitler sunmak için materyal hazırlar. Satılan bu materyaller büyük gelir kaynağı olup ihraç kalemi sayılabilir. Türkiye uzun yıllar döviz kazanmak için yurtdışına deniz, kum ve güneş satmıştır. Turist sayısı arttıkça yatak sayısının azlığı anlaşılınca büyük teşviklerle otel inşasına hız verilmiştir. Fakat şu an görülüyor ki, takriben 300 Euro’ya uçaklarımızla turistleri getirip her şey dahil tam pansiyon yedirip içirip memleketlerine gönderiyoruz. Bize kalan bir asgari ücret parasıdır. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından “Turizm Master Planı İstişare Toplantısı” düzenledi. Her bir turist gelmesi için 600 dolar civarında para harcandığı, buna mukabil 585 dolar gelir elde ettiğimiz vurgulandı. Halen zararda olduğumuz anlaşılıyor. Bir katılımcı, opera binamızın olmadığını hatırlatarak tabii ki turistin gelmeyeceğini beyan etti. Bir başkasının şikâyeti Avrupalıların kendi yemeklerini bulamadıkları için az geldiği üzerineydi.
Dünya turizm hareketlerini hâlâ anlayamadığımızın en güzel ifadeleriydi bunlar. Sadece turizm değil, sosyolojiden de habersiz olduğumuza dair etkili ifadelerdi. Aslında 200 yıllık tarihimizin kısa bir özeti bu ifadelerde saklıdır. Hâkim kültür batının her yeri istilası sonucu sürekli kendi kültürümüzü zımnen aşağıladık. Yemeklerimizi, kıyafetlerimizi, ev eşyalarımızı, objelerimizi ve sembollerimizi birer birer terkettik. Porselen fincanlarda köz ateşte pişmiş Türk kahvesi yerine kağıt bardakta veya maşrapada konsantre kahve her yeri kapladı. İnce belli cam bardakta demleme çay, yerini kalın fincanda sallama çaya bıraktı. Turistik mekanlarda ne tarhana çorbası, ne keşkek, ne erişte pilavı, ne yaprak sarması ikram ediyoruz. Yemeklerin yanında lavaş veya yufka yok. El yapımı kehribar, bağa, oltu tespihlerimizden de alıp götürmüyorlar. Koskoca İstanbul’da sürekli olarak sanat, halk ve tasavvuf musiki icraatı yok. Gelen yabancı ve Türklerin bu müzikleri dinleyebilecekleri konser salonları yok.
Bu şartlarda hangi kültür öğemizi dışarıya tanıtıp üstün vasıflarımızdan bahsedebiliriz. Her yeri ucuz Çin malı hediyelik eşya sarmış durumda. Zengin bir turistin alabileceği kayda değer ve üstün vasıflı bir mamul her yerde satılmıyor. Dikişi basit, işçiliği tasarım unsurları taşımayan deri konfeksiyon unsurlarını, turistleri zorla dükkanlara sokarak satmaya çalışıyoruz. Tek para eden ürün, 40-50 sene önce dokunmuş kilim ve halılarımız. Bütün Anadolu köylerinden toplana toplana bitirilemeyen bir kaynak. Onlar da tükendiği zaman ne yapacağımız meçhul. Üstelik çoğunu bugünkü emek ücretiyle mukayese edildiğinde yok pahasına elden çıkarıyoruz. En kıymetli kültür varlığımız olan tespih işlemelerimizin ve halı-kilim dokumalarımızın esaslı bir kitabı yok ki standartlarını yabancılara anlatabilelim.
200 yıllık aşağılık kompleksimizden kurtulmak için geç bile kalınmıştır. Bu hususta sadece ilgili ve yetkili kurumlara değil, fertlere de büyük görev düşmektedir. Türkiye’nin İstanbul’da Topkapı ve Dolmabahçe Sarayları ile Ayasofya Müzesi’nden, Anadolu’nun Kapadokya ile Sümela Manastırı’ndan ibaret olmadığını anlatmak için çok daha fazla mesaiye ihtiyaç vardır. Avrupa’da aynı ülke içindeki pek çok şehir birbirine benzerken, Türkiye’de her şehrin, hatta her kazanın kültürü farklı özellikler taşır. Bu farklılıkları bile yansıtacak yeterli şehir kitaplarımız yoktur.
İktisadî olarak Türkiye’nin yükselen bir yıldız olduğu hususunda bütün dünya hem-fikir. Öyleyse tarihî, kültürel, sanatsal bütün birikimimizin farkında olarak hayatımızı yeniden tanzim etmeliyiz. Çoktandır hızla uzaklaştığımız hayat tarzımızdaki kültürel öğelerimizi benimsemeye başlamamız halinde, bunları dışarıya da tanıtmamız kolaylaşacaktır. Türkiye son yıllarda her alanda barışmayı tercih ediyor. Tarihimizle barışıyor, korkularımızdan kurtuluyor, insanımızla barışıyoruz. Artık kültürümüzle de barışmanın zamanı geldi de geçiyor bile.